MEDYA ANALİZ

Kandil bombardımanı: Apoletli Medya Bis! -Ragıp Duran
İSTANBUL – Bıçak kemiğe dayanmış ve sabır tükenmişti. Üstelik söz de bitmiş uygulama başlamıştı. Daha önce de terörizme karşı zaten yeni strateji ilan edilmişti. Çıka çıka Kandil bombardımanı çıktı tüm bu sinirli milliyetçi söylemden. Üstelik de 6 günlük operasyon PKK’ye göre başarısız. Ama bizim medyaya inanacak olursak… Durum vahim

Türk egemen medyası, Silvan olaylarıyla başlayan son süreçte, klasik/geleneksel yani temel gazetecilik ilkelerini ve yaklaşımını bir kez daha açık açık ihlal ederken, propaganda ağırlıklı yayınlarıyla iktidar-medya ilişkilerinde eski dönemin sürdüğünü sergiledi.

Gazeteciliğin temel işlevi, meydana gelen bir olay konusunda, kamu çıkarını gözeterek, mümkün olan en doğru, en ayrıntılı bir şekilde (Ve tabi ki inandırıcı, güvenilir, dengeli ve hızlı bir yöntemle), tüm tarafların görüşlerini vererek, yurttaşları/okurları bilgilendirmek, aydınlatmak.

Ne var ki, Silvan olaylarından Kandil’in 6. gün bombalanmasına kadar geçen süre içinde, Türk egemen medyası, mevcut iktidar yanlısı medyanın ‘Ergenekon dönemi’ olarak adlandırdığı zamanda kullanılan bütün manşet, başlık, spotları bir kez daha kullandı. Adeta hepsi arşivden… Ergenekon karşıtı köşe yazarları da, darbecilik ve askerperverlikle suçladıkları eski köşe yazarlarının tüm klişelerini ve yaklaşımlarını tekrar etmekte beis görmedi. Kürt karşıtlığı, AKP ile Ergenekon dönemi yönetimlerin ortak paydası, ortak zemini. Ha Ali Veli, ha Veli Ali… Bu aralar ‘İslamcı kesimin Emin Çölaşanlarından’ söz edilmesi tesadüf olmasa gerek.

Burada iki mesele var:

Vakti zamanında, utangaç bir uslûpla da olsa Çiller/Güreş döneminin sınırötesi harekatlarına karşı çıkan kalemler, bugün bu harekatları can-ı gönülden destekliyor. ‘Yeni dönem’, ‘Terörizme karşı yeni strateji’ safsataları altında, Kürt meselesine hala salt güvenlikçi gözlükle baktıklarını, milliyetçi söyleme sarıldıklarını üstelik de şiddet övgüsü yaparak kanıtlıyor. Cengiz Aktar’ın AKP ideolojisine uygun bulduğu anlamlı bir etiket var: İslamcı Kemalist! Dolayısıyla bugünkü Kürt karşıtı şiddet kampanyasının eski ya da İslamcı Kemalizm’den kaynaklandığı ortaya çıkıyor. Ulus-devlette iktidara gelen, önce Diyarbakır’a gidip ‘Bu devlet size haksızlık etti’ filan diyor, sonra kafası atınca, ‘Bıçak kemiğe dayandı’, ‘Artık söz bitti, uygulama başladı’ diyor. İktidar konumu (Saygılar Mösyö Foucault!), özellikle de ileri derecede demokrasi yoksunu olunca, Kürtlerin ve barışın perspektifinden baktığınızda herhangi bir yenilik getirmiyor.

Pennslyvania Mescidine yakın yayın organlarında reklamı yapılan bu yeni dönemin nesinin yeni olduğunu henüz kimse açıklayamadı. İhsan Bal’ın açıklamaları sahada uygulanamayacak öneriler. ‘Teröristler artık öldürülmeyecekmiş, adalete teslim edilecekmiş’ (!). Tek gerekçeleri, silahlı güçlerin sivil yönetiminde ve denetiminde olması. Polisin Özel Harekat birlikleri, Süper hatta Ultra Valiler kimsenin yabancısı değil. Şiddet çözümünü savunup uygulayanın sivil ya da asker olması çok mu önemli? PKK’ye yakın kaynaklar, bu ‘yenilikleri’ eleştirmelerine rağmen, aslında personel değişikliği ve komuta mekanizmasının askeri açıdan Kürt silahlı militanlarını daha güçlü hale getireceğini öne sürüyor.

İkinci mesele şu: 1925’den bu yana çözülemeyen Kürt meselesine, binlerce siyasetçiyi hapse tıkmakla, seçilmiş milletvekillerini Meclis’e sokmamakla, Kandil’i bombalamakla ya da yeni tutuklama kampanyalarıyla çözüm bulacağına inanmak, en hafif deyimiyle safdillik. AKP devletinin, ABD’deki üçüncü sınıf üniversitelerde master yaptı diye danışmanlığa getirdiği sivil ‘akademisyenlerle’, hepsi aynı şeyi savunsa da farklı isimlerle ekrana çıkan kıymeti kendinden menkul askeri strateji uzmanları, Atatürk, İnönü, Bayar, Gürsel…vs… dönemlerinde denenip herhangi bir başarı sağlayamadığı gibi sorunu daha da çetrefil hale getiren şiddet çözümünün çıkmaz olduğunu, geçersiz olduğunu bilmiyor mu?

Maksat, asker kayıpları nedeniyle morali bozulan Türk kamuoyunun, amiyane tabirle ‘milliyetçi gazını almak’ ise, bu da amacına pek ulaşmıyor. Çünkü, önce ‘Kandil’i BBG evi gibi gözetliyoruz’ diyen bir askeri yetkili, emekli olunca, ‘Kandil’e üç ordu göndersek de sonuç alınamaz’ mealinde açıklamalar yapmıştı.

Arada bir de, Murat Karayılan’ı belki 5. kez yakalayan mümtaz Türk medyası, bu haber çarpıtmasını haklı göstermek için 2-3 gün boyunca ‘Karayılan muamması’ başlıklarıyla kıvırdı. Şemdin Sakık ve Abdullah Öcalan yakalandı. Halen içeride çok sayıda PKK’li var. Vakti zamanında Şeyh Said ile Seyit Rıza idam edilmişti. İhsan Nuri trafik kazasında öldü. Şimdi bugün Karayılan yakalansa, Kürt meselesi çözülecek mi ki? Azadi ve Hoybun bugün artık sadece tarih sayfalarında. Kürt meselesi yok mu?

PKK kaynaklarına yakın medya organları, Karayılan konusundaki spekülasyonlara son verecek girişimi 23 Ağustos Salı öğlen saatlerine kadar atmadı. Bülent Arınç da bu nedenle hala ombudsmanlık görünümünde kuşku yayabiliyor. İran-Karayılan ilişkisini Suriye perspektifiyle değerlendirmek gerek.

Gerçekten demokratik bir ülkede, böylesine geniş çaplı bir askeri propaganda hatta askeri ajitasyon harekatı yapılsa, yurttaşlık bilinci yüksek kesimler, ‘Sen bizim vergilerimizi böyle anlamsız operasyonlarda nasıl harcarsın?’ diye iktidardan hesap sorar. 6 gündür Kandil bombalanıyor (17-22 Ağustos). Kürt tarafının haberlerine ambargo koyan egemen medya, ANF’nin haberine göre bombalara maruz kalan iki kadın, iki çocuğun ölümünden bile sözetmiyor. Öldürülen 7 sivil konusunda da Türk egemen medyasında çıt yok. HPG’nin 22 Ağustos Pazartesi günü yaptığı açıklamada ‘Bombardımanlarda üç gerillanın’ yaşamını yitirdiği yolundaki bilgiyi de görmezden geliyor Türk egemen medyası. Ama Genelkurmay Başkanlığının ’90-100 ölü, yüzlerce yaralı’ haberi(!) hemen sayfalara, ekranlara taşınıyor. İki zıt kaynak arasında bu kadar büyük fark olabilir mi? 90’a 3 !

Egemen medya en zıvır zıvır işlere muhabir gönderir de böylesine önemli bir konuda kendi görüşünü yansıtamıyor.

Genelkurmay’ın servis ettiği film ve fotoğrafları hiçbir inceleme-eleştiri süzgecinden geçirmeden, olduğu gibi ekranlara, sayfalara taşımaya herhalde gazetecilik denmez. Bu faaliyet aslında Ordu Foto-Film Merkezinin görevi.

Her gazetede, televizyonda en az 2-3 magazin muhabiri var, özel olarak bir futbol takımını izleyen muhabir var, köşe yazarı deseniz kesenize bereket, ama Kürt meselesi gibi hayati bir konuda, gazete ve televizyonların merkezinde sorumlu bir editör/muhabir/uzman yok. ‘Bizim Diyarbakır’daki arkadaşlar bakıyor o meseleye’ derlerse de inanmayın, çünkü Türk egemen medyasında Kürt meselesine aslında ‘Ankara’daki arkadaşlar’ bakıyor.

Gazetecinin yapması gereken, bir dizi temel soruyu sorup, bu sorulara farklı pespektiflerden (Yani hem TSK hem de PKK açısından ama en önemlisi kamu çıkarı açısından) yanıtlar aramak olmalı. Mesela:

– Silvan olaylarıyla ilgili olarak TSK’nın raporları – ki askeriyenin bariz bir şekilde hatalı olduğunu belirtiyor- neden sadece bir gün haber yapıldı? Görevden alınan komutanlarla ilgili olarak neden haber takibi yapılmadı?

– Kandil harekatının amacı, yararı ve olumsuz yanları nelerdir?

– PKK ile BDP arasında, İmralı ile Kandil arasında ne tür ilişkiler vardır?

– TSK’nın yeni komuta kademesi ile siyasi iktidar arasındaki ilişkiler nedir?

Örneğin bu dört soruya, köşe sahibi olduğu için, her gün farklı bir konuda ahkam kesen her kalem sahibi öyle kolay kolay yanıt bulamaz. Bu soruların yanıtları, bazı askeri/teknik bilgiler gerektirdiği gibi, farklı uzmanların görüş ve yorumlarıyla ele alınmalı. Keza farklı, yani çatışan tarafların siyasi tahlilleri de önemli. Gazetecilik esas olarak fikir/kanaat değil, bilgi ve belge okuma/inceleme/tahlil etme mesleği… Gazetecilik ayrıca esas olarak savaş değil barış mesleğidir. Gazetecilik daha çok sayıda insan ölsün diye değil, barış olsun, huzur olsun diye yapılır. Bu, siyasi-ideolojik bir tercih değil. Bu, mesleki bir tercih. Çünkü topların, tankların, avcı bombardıman uçaklarının kol gezdiği bir ortamda bizim mikrofon, kamera ve kalemlerimizin sesi duyulmaz!

Türkiye’de Kürt meselesi gündeme geldiğinde gazetecilik yapılacağına, Vatan Millet Sakarya propagandası görünümünde Kürt düşmanlığı ve şiddet övgüsü yapılıyor bizim egemen medyada. Çünkü bu kolay bir faaliyet. Ayrıca da, medya mülkiyet yapısı ve ideolojik bağımlılık hesaba katıldığında bu yaklaşım, mecburi yaklaşım. Yeni Şafak gazetesi, katil diye BDP’lileri hedef gösteriyorsa, bu yayın, bir sonraki adım için zemin hazırlamak anlamına gelir. Köşe yazarı mı, polis mi, cemaatin ulak oğlanı mı belli değil, biri kalkıp, ‘PKK bir binbaşıyı esir aldı’ diye yazarsa, ve bu askeri-medyatik bombardıman altında kimse bunun hesabını sormazsa, gazetecilik mesleği pek mahzun…

Ekranları, manşetleri hatta tüm sayfaları silah fuarı broşürleri gibi donatmak, resmi şiddeti meşrulaştırmak için binbir takla atan akademik ünvanlı ya da kendisini strateji uzmanı ilan eden (Aşağı yukarı herkes!) kişilerin görüşlerinden medet ummak, Kürt sorununun çözümsüzlüğünü ‘sürdürülebilir’ hale getirmekten başka bir işe daha yarıyor: Kürt düşmanlığını yaygınlaştırmak.

Sadece Silvan sonrası gelişmeler değil, baştan beri, yani 1925’den bu yana Türk egemen medyası (Akademiası da) şu kilit konu ve sorulara eğilmediği için milliyetçiliğin, militarizmin, şiddetin pençesinden kurtulamıyor:

– Kürtler bu devletin gerçekten hakiki/eşit yurttaşları mı? Kendilerini öyle hissetmiyorlarsa neden?

– Kürtler 1925’den bu yana sorunlarını, taleplerini neden ancak dağa çıkarak, şiddete başvurarak açıklayabildiler?

– Kürtler bugün ne istiyor?

– AKP’nin Kürt Açılımı nedir? Neyi amaçlıyor?

– Öcalan’ın Yol haritası nedir? Protokol metinleri neleri içeriyor?

– Öcalan, İmralı’daki görüşmeleri kendi açısından açıklıyor, yorumluyor. Devlet kanadı bu görüşmeleri nasıl değerlendiriyor? Neden sessizlik var?

– Kürt sorunu barışçı bir şekilde çözülmezse, ne gibi sonuçlar ortaya çıkabilir?

Bu soruları sorabilmek, bu konuları açabilmek için medyanın bağımsız ve özgür olabilmesi gerekiyordu. Bu soruları sormak ve yanıt aramak da kaçınılmaz olarak kahve sohbeti değil ciddi uzmanlık gerektiren bir alan. İlginçtir, aslında bu soruları, medya ve akademia’dan önce bizatihi devletin sorması, irdelemesi, yorumlaması gerekirdi. Hatta yanıtlar üretmesi lazımdı. E Devlet Baba bunu şimdiye kadar yapmadıysa medyatik yavrucuğu neden yapsın ki?

Yine de bu kez, geçmişteki sınır ötesi operasyonlara oranla, az da olsa bir-iki olumlu gelişmeye tanık olduk. Mesela Can Ataklı gibi bir yazar, telefonla katıldığı bir TV programında, mealen, ‘Kandil’i bombalayacaksın da ne olacak? Benim için, Silvan saldırısını gerçekleştiren teröristlerin yakalanması çok daha önemli ‘ diyerek, güvenlikçi yaklaşımı savunurken bile, Kandil harekatının anlamsızlığını ifade etmiş oldu. Radikal gazetesinin manşetten verdiği, hayatını kaybeden binbaşının babasının ‘Meseleyi ölüm değil siyaset çözer’ şeklindeki açıklaması da anlamlı.

Kandil operasyonunda TSK’nın beklediği sonucu alamaması konusunda bahane olarak tehlikeli bir haber çarpıtma örneği, Bugün gazetesinde çıktı: Efendim, TSK’nın üst kademesinden Ergenekoncular, PKK’ye harekattan önce istihbarat sızdırmışmış! Kaynağı, bilgisi, belgesi olmayan bu iddia, bir köşe yazısında yayınlandı. TSK’nın darbeci geleneğini biliyorduk, bu yazı ile TSK’nın bir de PKK kanadı hakkında bilgi sahibi olduk! Okurun bu tür asparagaslara inanmasını beklemek, ya alemi cahil sanmakla ya da iktidar gururunun densizliğiyle açıklanabilir ancak.

Olumlu gelişme kategorisinden olmasa da, Flash TV’de ana haber bülteninde, Genelkurmay’ın bombardıman uçaklarının hedefleri vururken çektiği görüntülerin altına Arapça (?) maç anlatım sesi döşeyip, hedefler vurulduğunda Gooool diye bağıran spiker montajı, milliyetçilik vahametinin, Rambo Gazeteciliğin boyutlarını göstermesi açısından ilginç. Flash TV ana haber bülteni sunucusunun, jetlerin hedefleri bombalamasını, milli takımın rakip takıma gol atmasına benzetmesi (Bu benzetmenin telifini dönemin Olağanüstü Hal Bölge Valisi Hayrettin Kozakçıoğlu’na ödemek gerek), en milliyetçi ve en şiddet yanlısı medya olan ayrıca da çok sık militarist söylem kullanan spor medyasına bir saygı selamıydı herhalde. Flash TV’nin bu yayını, egemen medya tarafından bile eleştirildiğine göre, Kandil bombardımanının medyatik versiyonunun ne kadar sulandırıldığına iyi bir örnek.

Egemen medya bu tutumuyla, bu yayınlarıyla, geniş okur kesimi nezdinde sürekli olarak puan kaybediyor. Çünkü güvenirliği ve inandırıcılığı her geçen gün azalıyor. PKK kampları yıllardır bombalanıyor buna karşılık PKK de yıllardır hedef bildiği TSK’ya yönelik operasyonlarını sürdürüyor. Mevcut iktidar yanlısı medya organları olsun, Kürt karşıtı kadim medya organları olsun, Kürt karşıtlığından, savaşperver davranışlarından vazgeçmediği sürece gazetecilik/habercilik yapamaz, yapamıyor da zaten. Medya, şiddetin çözüm olmadığını, milliyetçiliğin ve militarizmin savaş anlamına geldiğini kabul ettiği gün, düzgün habercilik yapmaya başlayabilecek. Barış Gazeteciliği diye giderek gelişen bir ekolden haberdar olan kaç gazeteci, kaç editör, kaç yazı işleri müdürü, köşe yazarı ya da Genel Yayın Yönetmeni var acaba Türkiye’de?

Önümüzdeki yakın dönemde, Kandil Operasyonunun, Blok’tan seçilen milletvekillerini de içeren geniş kapsamlı bir gözaltı kampanyası ile süreceğine dair söylentiler var. İktidar, böyle bir operasyonu göze alma cüretini gösteriyorsa, güney komşumuz Suriye yönetimine özeniyor, anlamına gelir. Hiç tavsiye edilmez! Yurtiçi ve yurtdışı tepkileri bir yana, PKK’yi güçlendirebilecek bu adım karşısında, egemen Türk medyasının yayınlarını şimdiden öngörmek mümkün. KCK operasyonu gibi olumsuz bir örnek de var yakın geçmişimizde.

Aslında, temel faktör, egemen medyanın siyasi iktidardan, siyasi, ideolojik, maddi ve manevi olarak bağımsız ve özgür olmaması. Aksi takdirde, şimdiye kadar muhalif kalemlerin, kenarda köşede bin kez yazıp söylediği şu gerçeği iktidar da çoktan kavrar, kabul eder ve uygulardı:

Türkiye’de askeriyenin vesayetini kırmanın en önemli aracı Kürt meselesini barışçı yoldan çözmektir.

Kaynak: http://apoletlimedya.blogspot.com/

VE MEDYADIR ONLARIN OROSPULARI
Başlık 1968’in Anarşist müzisyeni Fransız Renaud’un lolita lolita isimli çocuklara umut şarkısından, bir piramidi özetler şarkı…

En altta en büyük ve en güçlü halk yani ezilenler, yani proletarya/Sonra askerler “Korurlar onlar devleti kanunu/Mülkiyet/Ve çiğnerler senin haklarını.” Bir üst tabaka ruhban sınıfı. En üstte de krallar. “Öyle bir yasa yaparlar ki/Sen hep kalırsın en altta/Ve medyadır da onların orospuları.”…

Lolita lolita devir Piramidi…(Bkz Ragıp Duran, Apoletli medya sayfa 77)

“En güzeli simsiyah olanı da olsa/Nefret ederim bütün bayraklardan” Renaud.

Ragıp Duranın 1996’da basılan Apoletli medya kitabını tekrar okurken, Ragıp hocanın o gün iç yüzünü deşifre etmeye çalıştığı medyayı, meslek ilkeleri o mesleğin ahlak ve vicdan kuralları çerçevesinde dünya örnekleriyle karşılaştırarak değerlendirdiği görülür, oysa bu gün apaçık ortadadır ki Türk medyasının meslek ilkeleri ve Ahlakı yoktur, tabii oldukları kesimlere ait kesin yükümlülükleri vardır, onlar gazeteci değildirler, Ragıp hocanın yanıldığını sandığım şey budur, ait oldukları Jitem, Mit, genelkurmay, CIA, hükümet ve çetelere karşı yükümlülükleri vardır, Gazeteciliğe, meslek etiğine ve halka değil, kitleleri tetikçilik yaptıkları kesimler adına yanıltma, kışkırtma, çatıştırmakla yükümlüdürler, halka hesap vermek gibi bir kaygıları yoktur, halk onları besleyen “şeydir”…

Var olduğundan beridir Türk medyasının hesap verme gibi bir kaygısı olmadığı için, ar damarı da yoktur, utanması da, Ahlakı da. İhbarlarla, Andıçlarla, Provokasyonlarla, hedef göstermelerle, yağmalara, linçlere ve cinayetlere sebep olmuşlardır, kimseye hesap vermemişlerdir, sorgulanmamış ve yargılanmamışlardır.

Dünyanın birçok yerinde, Medyayı denetlemeye çalışan sivil toplum örgütleri ve farklı kurumlar bulunur, bu sivil toplum kuruluşları kendilerini Medyanın yanlışlarını teşhir etmekle sorumlu hissederler, bu kurumlar farklı bir konuda belli medya gruplarının olaya bakış açılarını irdelerler, farklı kesimler hakkındaki haber istatistikleri karşılaştırılır ve medya organının rengi deşifre edilmeye çalışılır.

Bu araştırma ülkemizde yapılsa ve örneğin son bir yılda Gazetelerin Kürt meselesinde taraflara bakış açısı hakkında bir araştırma yapılsa, Medyanın Emek ve Sermaye haberleri incelense, Medyanın kendini konumlandırdığı karşı taraf(Kürtler, Sosyalistler, Emekçiler, Aleviler vs) hakkındaki olumlu tarafsız haberlerinin dökümü yapılsa, eminim ki bir yıllık yayınlarıyla, bir Kentin kanalizasyon şebekesini doldurup taşırmaya yetecek kadar “büyük” olan Türk Medyasının gazetelerinde karşıtın sesi, birkaç santim haberi bulmaz bile, televizyonları saymıyorum bile…

Türk medyasının tetikçiliğine en güzel örnekleri son bir ayda birkaç kez yaşadık aslında.

Ağır provokasyon ve toplumu çatıştırmaya yönelik söylemleri havalarda uçuştu, tutmadı.

İlki, bil cümle tetikçilerin ve Uğur Dündar’ın ağzını yaya yaya iç savaşa çağrı yaptıkları haberdi “Mersin de Kürtçe şarkı isteği yerine getirilmeyen adam sanatçıyı öldürdü” birkaç gün bu “boklu” sakız Türk medyası tarafından çiğnendi, oysa Öldürülen kişi Demokrat bir insandı ve repertuarındaki şarkıların yarısı zaten Kürtçeydi ve zaten olay Kürtçe yüzündende çıkmamıştı, morg önünde sergilenmeye çalışılan ırkçı kalkışma, müzisyenin Ailesi tarafından engellenip, Medyanın bir iç savaş denemesi de engellenmiş oldu, olaydan sonra kimse Medyadan hesap sormadı, soramadı, medya utanmadı…

İkinci olay ilginçtir, Aleviler ağır katliama uğradıkları Maraş’ta anmalarını yapmak için oraya gittiler, Aleviler binlerce yıllık yurtlarında düşman muamelesi gördüler, meydanda onları bekleyen, it, kopuk ve Faşistler, yeni katliamlara hazır olduklarının sinyalini verdiler, yeni görevi Kürt ve Alevileri ayrıştırmak ve çatıştırmak olan Türk medyası bu olaya yer vermedi (misinformation) Alevilere saldırmak için organize olan Faşistleri es geçerek, onları örtülü olarak destekledi.

Maraş’ta Alevilere saldırmak için organize edilen ve kimlikleri açık, onları örgütleyenlerin belli olduğu yüzlerce Faşisti görmezden gelerek onaylayan Türk medyası, İstanbul da kar maskesi takıp bir Cem evinin camlarını taşlarla kıran kimliği meçhul saldırgan birkaç kişinin provokasyonunu, hemen altyazı ve Flash haberlerle Kürt Alevi çatışmasına sürüklemeye çalışmayı ihmal etmedi, Ana haber bültenlerinde Alevileri “gaza” getirip Kürtlere karşı kışkırtmayı utanmazlığını birkaç gün sürdürdü, olaya birde aslında hiç yaşanmamış bir bayrak indirme meselesini de ekleyerek olayı alevlendirmek ve katliama yol açmak için var gücüyle çalıştı, hatta Cem evinin önünde o mahallede oturmayan kimliği meçhul kişileri(muhtemelen Maraş ta ki faşistlerin kardeşleridirler) toplayıp Kürtlere küfrettirmeyi de ihmal etmedi.

Tüm Kürt kurumlarının olaya tepki vermesi ve Bazı Alevi örgütlerinin provokasyonun farkına varması sonucu provokasyon engellenmiş oldu, işin ilginci Kürtlerle Alevileri çatıştırmak kadar ahmakça bir provokasyon biçimi ve olayın Alevi ve Kürt çatışması olarak adlandırılması kadar saçma sapan bir tanımlama olmaz, olamaz, bunu ağızlarında ıslatanlar Ahmaklardan başka bir kimseler değillerdir. Zira Alevilik Kürtlerin bir kısmının da sahip olduğu bir inanç biçimidir, Kürtlük bir halkı tanımalar, bir inancı değil, Kürt halkı bünyesinde farklı inanç biçimlerine mensup milyonlarca insanı barındırır, (Ezidiler, Aleviler vs.) böyle bir çatışma yaşanması halinde bile olay, Kürt Alevi çatışması olarak tanımlanmaz, inanç çatışması olarak tanımlanır.

Sivas ta içinde Kürt aydınlarında bulunduğu oteli yakan Faşistleri “Türkler Alevileri yaktı” diye tanımlamayanlar, Çorumda Alevilere saldıranları “Türk” saymayanlar, Maraş katliamını yapanların Kimlikleri belirgin bir şekilde Türkçü, Turancı olmasına rağmen onları “Türk” görmeyenler, Gazi’de kahveleri tarayıp insanları katleden Devletin “Türklerini” görmezden gelenler, olayı Sünni ve Alevi çatışması olarak yansıtanlar, konu Kürtlere vurmak olunca, kimlikleri meçhul, yüzleri kar maskeleriyle örtülü tanımsız insanların Cem evine saldırısını Kürtlerin saldırısı olarak yansıtması utanç verici falanda değildir, Renaud’un dediği gibi Orospuluktur…

De hadi lolita, devirelim Piramidi…

Çetin Yılmaz
icdalasi@gmail.com

Ciğerli Bir Köşe İşgalcisi(hasan celal güzel)

Geçen pazar günü Radikal’i okuyan birçok kişinin, sekizinci sayfasının sol köşesini boylu boyunca işgal eden yazıyı okuduktan sonra nefesinin kesildiğini, kiminin nefretle gazeteyi ellerinden attığını, kiminin öfkeyle karışık tiksinti içinde derin bir soluk alıp sakinleşmeye çalıştığını biliyorum. Bunların yanında, o köşeyi zaten hiç okumadığı için yazılanın farkında bile olmayanlar da az sayıda değildir. Ayrıca, bu tür yazılara karşı şerbetlendiğini iddia ederek, aslında hiçbir şeye aldırmadığı gibi buna aldırmayanlar da olmuştur. Açıkça söylemese bile, o sütunda hedef alınan fikirlerden kendisi de nefret ettiği için, “ne biçim geçirmiş, helal olsun” diyenler de.

Belki safdil bulacaksınız, Hasan Celal Güzel’in “Ciğersiz aydınların Türkiye vizyonu” başlıklı yazısı gibi bir yazının Radikal gazetesinde yer almasına kayıtsız kalamayanlardanım. Böyle bir yazının Radikal gazetesi ile kesinlikle uyuşmadığını, yayımladığı yazıların seviyesi konusunda biraz iddialı olduğunu ima eden bir gazete açısından yüz karası olduğuna inananlardanım. İşaret etmeye çalıştığım şey, bir yazının savunduğu siyasal tavırla değil, bu tavrı savunurken benimsediği seviye ile ilgili.

Doğrusunu söylemek gerekirse, yazıyı okuduktan sonraki birkaç saat boyunca içimden gelen ses, “neden bu gazeteyi alıp, arada bu iğrençliği okumak zorunda kalayım? Neden bu lümpen siyasal kültürün bir örneğiyle zaman zaman aynı gazete içinde bulunayım” diye haykırdı. Murat Belge’nin bu gazeteyi terk ederken söyledikleri aklıma geldi.

Radikal, içine sokuşturulmuş bazı köşe yazarlarına rağmen, Türkiye basın dünyası koşullarında türünde iyice sayılabilecek bir merkez-sol gazetesidir. İçinde kışladan haberler veya dindar milliyetçi menkıbeler yer alsa da, bilgi ve analiz seviyesinin ortalamanın biraz üstünde olmaya çalıştığı bir gazetede, en fazla insan öpmek mi idi yoksa en fazla el sıkmak mıydı, tam hatırlayamadığım başarısıyla maruf bir kasaba siyasetçisinin hezeyanlarının da yer almasına insan kayıtsız kalamıyor

Ne var ki, bir müddet sonra, yazıyı bir kez daha sakin kafayla okuyunca, bu yazıda da bazı “erdemler”, dikkat çekici bazı nitelikler olduğunu gördüm. Sadece Türkiye’de değil, dünyanın her yanında bu tür yazıların sahip oldukları özelliklerdi bunlar. Örneğin, Almanya’da Nazi kalemşörlerin 1930 başlarında dile getirdiği türden, isim vermeden, komünist, Yahudi gibi genel bir kategori içinde hedef göstermeyi tercih eden bir ifade biçimiydi bu. Yazıda, “Ne yazık ki son zamanlarda sayıları artmaya başlayan ciğersiz aydınlar”ın kim oldukları belirtilmemişti. Açıktan kimleri kast ettiğini söylemeyecek kadar cesur, üzerine gideceğinizde, “vallahi ben kimseyi kast etmemiştim, sadece bir pazar yazısı geyiğiydi o!” diyecek kadar erdemliydi Güzel.

KOMÜNİZMLE MÜCADELE

Genel olarak bu zihniyet, “hainler, alçaklar, satılmışlar, her yeri sinsice ele geçirdiler, vatanı satıyorlar” türünden lümpen milliyetçi edebiyatını pek sever. 1930’larda yayımlanan Fransız faşist gazetesinin adı bunlar için temel slogandır: “Onlar her yerdeler!”. “Onlar”ın karşısında ise, masum, temiz millet vardır, halk vardır. Ve onun saf gözlerini açmaya çalışan Güzel’ler.

“Onlar”, bir elleri yağda, bir elleri balda, içkilerini içer, purolarını tüttürürlerken, dış güçlerin ceplerine akıttıkları paraları harcarlar. Vatanı satar, millete ihanet planları tasarlarlar. Yerine göre burunları iri ve eğridir. Yerine göre dişleri sivri ve gözleri kanlı. Hain planlarını konuşurken, sinsi sinsi gülerler. Planlarının sonuçlarını tasarlarken kahkahalar atarlar.

Hasan Celal Güzel çocukluğunda berber sırası beklerken Akbaba okuyarak büyümüş kuşaktandır. Komünizmle Mücadele Derneklerinin rahlei tedrisinden geçmiştir. Oralarda, komünistlerin “kapıya şapka asıp eve girdikleri”, arka ceplerine para konursa karılarını bile satacak tıynette olduklarını öğrenmiştir. Aydınların iç düşmanların önde gideni olduklarını da. Buradaki yerli efekt, sahne Müslüman dünyasında yer aldığı için vatan hainlerinin tüm kötülükleri elbette ellerinde içki kadehiyle konuşabilmelidir.

Tam bu noktada yazıda bir unsurun eksik kaldığını belirtmeliyim. “Boğaz’da bir yalıda, içkilerini yudumlayarak sohbet eden beş ciğersiz aydın”ın hangi içkiyi içtiklerinin belirtilmemiş olmasıdır. Onlar, herhangi bir içki içmezler. Türkiye’dekiler 1950’lerden beri Çetin Altan gibi viski içerler. Güzel Bey’in ihmal ettiği, rakı gibi milli bir içkiyi bu ciğersizlerle yanyana getirmek gafletine düşebilecek olanları uyarma görevini biz yerine getirelim.

Ciğersiz tabiri milliyetçi ve maneviyatçı, adını daha belirgin koyalım, Türkçü ve İslamcı aydın yazarımıza pek hoş gelmiş. Bu tabiri, Türkçü matematikçi Oktay Sinanoğlu’ndan öğrendiğini iftiharla belirtiyor. Bu ikilinin birbirine pek yakıştığını, birbirlerini pek güzel tamamladıklarını teslim etmeliyiz.

Bu zihniyet dünyası genellikle beğenmediği insanları organ eksikliği imaları veya hayvan benzetmeleri ile betimlemeyi pek sever. Goebbels “ciğersiz” tabirinde yatan derin manayı kendisine anlatılsaydı, tahmin ederim hemen kavrardı. “Sırtlan, çakal, yılan, köpek” gibi hayvan isimlerini küfür olarak kullanmayı dünyanın tüm Hasan Celal Güzel türü erdemli insanları pek sever. Stalin döneminde, “şehvetperest sırtlan” türünden yaratıcılıkta iddialı terimlerin üretilmesine şahit olmuştuk. Sinanoğlu-Güzel çiftinin hayalgücü daha sınırlı olduğu için, külhanbeyi dünyasında yaygın olan bir benzetmeyle yetinmişler. Pespaye klişeleri, lümpen benzetmeleri ile “halkın anladığı dilden” konuşma çabası gösterdiği için de Güzel Bey’in yazısında önemli bir erdem yatıyor. O, halkla aynı dili konuşacak diğerkamlıktadır. Aydın bozuntusu değil, otantik aydının en aydınlanmış halidir.

Sadece erdemli değil, keskin bakışlarıyla karanlıkları delecek güce, kötü niyet arayanları hemen tesbit edecek uyanıklığa sahiptir bu güzel insan. Boğaz’da yalıdan başka bir yerde buluşmayan ve sohbeti sadece içki yudumlayarak yapabilen milli değerlerini kaybetmiş yabancı hayranı, ciğersiz aydınların, hesaplarını anında öngörmekte üzerine yoktur. Soros ve Cheney ve bir de son gelişmeler ışığında Neçirvan parası ile yaşadıklarını bilir. Yeni Anayasa ile üniter devletin yıkılıp, Türkiye ve Kürdistan Federasyonu Cumhuriyeti kuracaklarını da kestirmiştir. Paşalar buna karşı darbe yaparsa, Obama ve AB’nin desteğiyle Türkiye’nin bölünüp Kürdistan kuracaklarını da. Bu durumda ciğersiz aydınların, Jöntürkler gibi Amerika ve Avrupa’ya kapağı atmayı planladıklarını, Ermenilerden özür diledikten sonra Sivas’ın doğusunu Ermeniler ve Kürtlere bırakma niyetinde olduklarını da o keskin görüş ve zekasıyla tespit etmiştir.

Bu arada o ciğersiz aydınları çirkefleştirici sahne efektleri de ihmal edilmemiştir. Sinsi gülüşmeler, iştahlı kahkahalar…Ama kabul etmek gerekir ki, yazıda yazarın başka bir erdemini daha görürüz. Bu tür hainleri teşhir tablolarında çirkeflik arttırıcı unsur olarak yer alan ağızdan akan salyalar, yarı çıplak şehvetli kadınlar türünden sahnelere yer vermeye tenezzül etmeyecek kadar minimalist estetiğe düşünürümüz vakıftır. Bunları oraya koymamış olmak, Hasan Celal Güzel’in beslendiği zihniyet dünyasının klişeleri açısından bakınca bir erdem sayılabilir.

Yazıyı okumayı bitirnce, insan en çok, o ciğersiz beş aydın arasında Boğaz’da içkisini içen ama tartışmaya sonuna kadar katılmayan beşinci aydının kim olduğunu merak ediyor. Diğer dördünün alçak planları karşısında üzüntüyle başını sallayan ve “siz hiç milleti hesaba katmıyorsunuz…benim bildiğim Türk Milleti, bu hayallerinizin gerçekleşmesine asla müsaade etmez” diyen, içki bardağı elinde beşinci ciğersiz aydın kimdir?

Didaktik senaryoda, doğruyu bilen ve söyleyen kişi genellikle yazarın ağzından konuşur. Bu beşinci aydın da, Türk Millet’ini tarif ederken, “Türk’üyle, Kürd’üyle, Arabı’yla, Çerkezi’yle, Lazı’yla” destanlar yazan bir millet tarif etmektedir. İçinde Ermenisi, Rumu, Yahudisi, Süryanisi yoktur bu milletin. Tam Hasan Celal Güzel’in yıllardır savunduğu ‘Müslüman Türk Milleti’dir bu. Evet, beşinci adam, Güzel’dir. Ama neden o ciğersizlerin arasında yer alır, diye sorarsanız, bu da Türk milliyetçi-mukaddesatçı aydının kadim bir çelişkisidir. Hep o ciğersizlere öykünür, onları taklit etmeye çalışır, onların beğenisi ve onayını almaya için için önem verir.

AHMET İNSEL

Radikal İki, 23.11.2008

Yorumlar kapatıldı.