HDP Seçime Parti Olarak Girmeli

24/12/2014

Anayasa Mahkemesi yüzde 10 barajına ilişkin kararını ne zaman verir, sonuç ne olur belli değil, söylentiler, barajın kalkma ihtimali bile demokrat(!) AKP’nin dengesini bozdu ve mevcut barajın kalması için girişimlerde bulunduğuna ilişkin duyumlar var. Yüzde 10 seçim barajının Kürtlerin meclise girmemesi için konulan bir engel olduğuna dair kimsesinin şüphesi yok. Kürtler alternatif yollarla her seferinde, yeni yeni icat edilen engellere rağmen barajı delip meclise girmeyi başardı. Baraj şimdilerde, özellikle Kürtlerin eksilerek meclise girmesi, bazı eğilimlerin kendini tam olarak temsil etmese de barajı geçmesi muhtemel bir partiye kanalize edilmesi işlevi görüyor, böylece milliyetçiler kendisini temsil etmese de MHP’ye, muhafazakâr ve İslamcılar AKP’ye, sol, demokrat ve bazı sosyalistler ve bazı Aleviler CHP’ye gönülsüz/kerhen oy vererek sahte bir meclis aritmetiğin yaratılmasına katkı sunuyor. Meclise girme ve mecliste olma meselesi Kürtler kürsüde linç, meclis kapısında darbeyle tutuklama yaşamalarından itibaren Kürtler için bir onur meselesi halini almıştı, Kürtler varlık sorunu yaşıyorlardı ve mecliste olmak onu yok sayanlara karşı bir tokat anlamına geliyordu, Kürtler her seferinde inatla meclise temsilcilerini göndererek kendisini yok sayanları tokatlıyordu. Mecliste kendi kimliğiyle bir Kürdün olması politik sonuçlarından çok, Kürtlerde psikolojik bir rahatlama sağlıyordu, artık değil…

KÖH’ün (Kürt Özgürlük Hareketi) Demokratik Özerklik projesini/iddiasını gerçekleştirmesi için yerel yönetimlere ihtiyacı vardı. BDP, yerel seçimlerde Kürtlerin yoğunlukla yaşadığı coğrafyada iktidar partisini yenip demokratik özerklik inşa sürecine başladı. Ankara’da sembolik/etkisiz bir var oluştan çok, oy aldığı kesimle yüz yüze kendini ispat vakti, köy, mahalle ve kent meclisleriyle demokratik bir katılımla herkesin dâhil olduğu kendini yönetme ve kendine sahip çıkma süreci işliyor/işletilme adımları atılıyor. BDP’nin Kürdistan’da DBP’ye dönüşmesi bu sürecin sonucu, BDP’nin Türkiye’de HDP’ye dönüşmesi ise farklı bir siyasi alan yaratma çalışmasının adımıydı. KÖH, kendini kanıtladığı alanın dışında Türkiye demokrasi güçleriyle bir arada demokratik alanı genişletme çalışmasına HDP’de ortaklaşarak omuz verdi. HDP sanıldığı/sallandığı gibi BDP’nin devamı veya Kürt siyasal hareketinin vesayeti altındaki bir hareket değil, Kürt hareketinin etki alanı dışında ortaklaşılmış yeni bir yapının adıdır, ne Kürt siyasal hareketi ve ne de Kürt hareketi dışındaki HDP bileşenlerinin bir birine tahakküm kurma niyeti ve projesi var. Kürt hareketi Kürdistan da söz sahibi ve kendini kanıtlamış bir yapı, HDP ise Türkiye’de ortaklaşılmaya çalışılan yeni bir mücadele alanıdır. HDP’nin içinde veya dışında bazılarında Kürt kadrolarının varlığı nedeniyle oluşan HDP’yi Kürtlerin etkisine girmiş bir partiymiş hissi, egemen Türk siyaseti tarafından yüz yıldır pompalanan Kürt algısından etkilenmişlik, verili “öcü Kürt” algısıyla hesaplaşılmaması ve yüzleşilememesinin sonucudur. Maalesef özellikle Türkiye sol hareketlerinde bu etkilenmişliğe sıkça rastlanır, Kürtlerle ilişkilendirilmeye farklı gerekçelerle karşı çıkmanın altında da bu var. Sanki Kürtlerle duygusal, felsefi, ideolojik bağ kurmak, Kürt olmak, ondan etkilenmek suçmuş veya Türkiye partisi olmak için Türk olmak şartmış gibi.Dışarıda iktidar ve devlete kafa tutmaya çalışanların ruhlarındaki devlet ve iktidarı alaşağı etmeden dışarıya etkileri hem mümkün değil, hem de yarattıkları şey samimi, yarattıkları/yaratmaya çalışacakları şey yıktıklarından farklı olmayacaktır.Selahattin Demirtaş’a bakınca, (beden kendini ne sanırsa sansın) ruhundaki yüz yıllık köhne TC penceresinden/algısıyla/onun gözünden sadece “hain” bir Kürt görmek bunun sonuçlarından sadece biri, Öcalan’a bakış da öyle…

Baraj meselesine tekrar dönelim, HDP’nin seçimlere kendi adıyla katılma açıklamalarına ilişkin birçok şey yazılıp çiziliyor. HDP’nin bu kararla AKP’ye yaltaklanıp, Anayasa’yı değiştirme katkısı sunduğundan tutun da, çözüm sürecini bozmaya çalışıp savaşa kapı aralamaya çalıştığına kadar herkes kendi penceresinden bin tane senaryo üretiyor, aklına geleni sayıp döküyor. Göz ardı edilen şey meclisin karşılıksız/etkisiz bir dert anlatma, onu sadece meclis tutanaklarıyla kayıt altına alma ve ağlama duvarına çevrildiği, muhalefetin değersizleştirilip hiçsizleştirildiği gerçeğidir. HDP’nin insan haklarından yolsuzluklara, çevreden kadın ve çocuk haklarına dair verdiği onlarca araştırma önergesi ve kanun teklifi meclis arşivlerinde duruyor, muhatap bulamamış, sonuçsuz kalmış yüzlerce öneri/talep. Meclis fiili olarak Erdoğan başkanlığına bağlanmış, sembolik bir başbakan/partisi ve etkisiz muhalefet partilerinden oluşan halkın taleplerine kayıtsız bir alana dönüştü. Meclis uzlaşı, demokratik çözüm arayış alanı olmaktan ziyade(bu durum yeni değil) muhafazakâr, milliyetçi, İslamcı ve neoliberal kafaya sahip bir iktidarın, projelerini “milletin vekilleri” aracılığıyla millete onaylattığı sahte bir oyun alanı. HDP’nin halkın iradesinin baraj maharetiyle çalınmasına dur demesinin vakti geldi. Muhalefetin etkisizleştirildiği meclise, barajla çalınan halk iradesi sonucu etkisiz bir halde, sadece itirazlarını kayıt altına alınması için girmektense, hiç girmemek, meclis dışında iktidar ve sistem mağdurlarını örgütlemek en doğrusu. Yok, eğer yüzde 10 barajını aşmak meclis aritmetiğini ve dengesini halk lehine bozacak bu yağma, gerici ve faşist istilayı engelleyip şartları değiştirmeye bir adım olacaksa barajı yıkıp geçmek, yıkıp geçmek için halka ulaşmaya/çalışmaya engel ne?

Şahsen HDP’nin etkili bir kampanya ile yüzde 9 ile 15 arası oy alabileceğini düşünüyorum. Bazı arkadaşların korktuğu gibi baraj altında kalırsa ne mi olur? İrade hırsızlığı için konulmuş baraja rağmen seçime girip kendisine oy verenlerin iradesini iktidar partisi veya bir başka partiye aktarılmasına seyirci kalmaktansa, baraj altında kalıp hırsızlığı teşhir etmek en doğrusu, bırakın onlar düşünsün…

 

 

Son olarak, HDP’nin ve Kürt hareketinin otuz yıllık savaş halini çatışmasızlığa dönüştüren sürece dair rollerine ilişkin “AKP ile işbirliği” suçlamaları devam ediyor, o suçlamalara ilişkin:

1 – “Süreç” denilen şey bir çözümden ziyade, çatışmasızlık halinde düşman tarafların birbirlerini geriletme mücadelesi haline dönüşmüştür.

2 – “Süreç” denilen çatışmasızlık hali iktidarın, hırsızlık, yolsuzluk ve gaspının görünür olmasına neden olmuş ve iktidarın geçmiş iktidarlar gibi bunları savaş aracılığıyla ötmesine engel olmuştur. Cemaat ve AKP’nin iktidar savaşının patlamasının en büyük nedeni de bu çatışmasızlık halidir.

3 – Kürt hareketini AKP işbirlikçiliğiyle suçlayanlar, KÖH’ün dünya’ya bakışının özeti ve kazanımı olan Rojava ve ona AKP’nin düşmanca yaklaşımına bakmalarında fayda var, kanıt işkembelerinde değil oradadır…


Nefret formülü ve Cemaat…

01/09/2014

Ergenekon ve Balyoz operasyonlarında gözaltına alınanlar ve sonra yargılanma süreçlerinde, yargılananlar ve onları destekleyen medyanın temel argümanı, içeri alınanların “Kürtlerle savaşta başarılı olduğu, bu nedenle cezalandırıldıklarına” ilişkindi, propaganda bunun üzerine yürütülüp, toplumdaki ırkçı, milliyetçi/ulusalcı kesime mesaj yollanıyordu. Milliyetçi/ulusalcı kesimin ajandasındaki matematik formülü, toplumun tamamına yakınının Kürtlere karşı ırkçı önyargılara sahip olduğu, ne ile itham edilirlerse edilsinler, bu propagandanın tutmamasının imkânı olmadığı üzerineydi. Kolay değil, doksan yılı aşkın bir zamandır bu propaganda iktidar ve medyanın amentüsüydü, elinizde yeterli medya gücü varsa bu propagandayla istediğinizi yapabilirdiniz. 1990’ların başından itibaren Kürt nefreti, toplumu hizaya çekmenin başlıca uyuşturucularından biriydi, bu yolla neler yapılmadı ki, bir coğrafya, halkların emeği, doğa, dağ taş bir baştan diğer başa yağmalandı, talan edildi.

Cemaat medyası iktidarla ortaklık yaptığı uzun süre, televizyonlarında yayınladığı dizilerle, gazetelerinde “Kürde her gün bir küfür” haberleriyle savaşı kaşıyıp, o puslu ortamda yayıldıkça yayıldı, palazlandıkça palazlandı ve devasa bir güç haline geldi. Cemaatin iktidar ortaklığı elbette AKP ile başlamadı, özellikle 12 Eylül darbesi(cemaat darbeyi hararetle destekledi) sonrasında iktidara gelmiş bütün partilerin ortağıydı, cemaat savaş ortamında, savaşın puslu ve kirli atmosferinden beslendi, Kürt nefreti onun eski müptelalığıdır. Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla başlayan çözüm süreci, AKP iktidarının yüksek çıkarları gereği süreci yürütmesi bile, onun ortağı cemaatin Kürt nefretini kesmedi, iktidar Kürt tarafıyla süreci yürütürken, cemaat “bir çözüm olacaksa Kürt tarafının teslimiyeti üzerine olmalı” propagandası yürüttü. (iktidarın içselleştirdiği bu propaganda halen sürüyor)

Cemaat ve AKP’nin şu meşhur kavgasından sonra, cemaat medyası ve şahsiyetlerinin süreçten dolayı yarım ağızla yürüttükleri Kürt karşıtı propaganda, eskisi gibi ağız dolusu nefret kusmaya döndü, üstelik savaştıkları AKP’nin safının güçlenmesi için serbest bıraktığı Ergenekon ve balyoz cemaatzedelerinin “kahraman” propagandalarını aynen devam ettirmeye başladılar. “Balyoz ve Ergenekon paşaları Kürtlere karşı kahramanlık yaptıkları için cezalandırıldılar” propagandasından, “onlara kumpas kuran” cemaat, “Polislerimiz Kürtlere karşı kahramanlık yaptıkları için cezalandırıldılar” propagandasını devraldı…

AKP’nin 17 Aralık sonrası cemaate karşı başlattığı savaşı, cemaat medyası, son süreçte cemaate yakın olduğu düşünülen emniyet mensuplarının gözaltına alınması/tasfiye edilmesini, durumun hukuksuzluğu üzerinden değil, toplumda kök saldığına inandığı Kürt nefreti üzerinden yorumluyor. AKP ona operasyon yaparken, o bayrak indirilme olayından, Cizre’deki heykel olayına, yüksek perdeden toplumsal nefrete sesleniyor, üstelik bunu daha dün mağdur ettiği Ergenekon ve Balyoz cemaatzedelerini destekleyen medya ile aynı safta buluşarak yapıyor. Cemaatçiler, Ululsacılar, milliyetçiler, Kemalistlerin unuttuğu bir şey var, Kürt nefreti artık pek para etmiyor, ister seçim sonuçlarına, isterlerse aynaya bakabilirler, ortak ajandalarındaki o eski/yanlış matematik formülünden kurtulmazlarsa başlarına daha çok iş alacaklar gibi…

Yağma, gasp ve hukuksuzluktan kurtuluş, eşitlik, özgürlük ve adalettir, hem de toplumun tüm kesimleri için, zulmün iktidar olduğunu düşünenler, zulme karşı mağdur/mazlum olduğunu düşünenler, ona benzeyerek, başka bir mağduru/ mazlumu hedef göstererek değil, tüm mazlum/mağdurların da adına direnerek ancak kazanabilir. Fakat varlık sebebi nefret olan, nefretle var olmuş/var olanların, kendilerini “çoğunluk/sahip” sananların nefret matematiğini terk etmeleri, zor, kendilerini inkâr olur. On yıllık süreçte iktidar kavgası yürüten kesimlerim hepsi bu nefretin taşıyıcılarıdır, inkâr, imha ve asimilasyon üzerine kurulu uyduruk Kürt nefret matematiği çöktü/çöküyor efendiler, şimdi İslamcılar eliyle yeni/ başka bir nefret formülü devrede, bu formülü çözen doğrulur, Kürt Özgürlük Hareketi ve HDP onu/bunu çözmeye başladı…

http://jiyan.org/2014/09/01/nefret-formulu-ve-cemaat/


Sultan kim?

24/04/2014

image

Kardeşler, yeğenler, çocukları…
Sonra amcalar, dayılar, teyzeler, halalar ve çocukları, birkaç kuşak sonra kopuyor akrabalık ve yakınlık bağları…

Sultan kim?
İyi bir Müslüman…

Her santimi kan ve her santimi mezar olan bir köy/coğrafyada(neresi değil ki) doğdum, Ermeni’ye ve sonra Kürde mezar olan bir coğrafya, şurası pişt xaça(haçın arkası) hemen şurası keşiş bölgesi, şurası zilan… köyün hemen hemen bütün bölgelerinin isimleri Ermenice, devlet köy isimlerini değiştirirken köy içindeki bölge isimlerini değiştiremedi, değiştirmeye gücü yetmedi, zaten olanaksızdı da.

Sultan kim?
Zahir ağanın resmiyette olmaya ikinci eşi, bir gölge, bildiğiniz gölge… İsminden başka, yüzü, gözü ve şekli şemali olmayan bir kadın, o isim de ona ait değil zaten, ona seslenmek için bizim uydurduğumuz bir şey.

Öyle bir korku ki, kimse katledilen komşularını tanımıyor, cinayete tanıklığın korkusu mu, yoksa cinayette pay sahibi olmanın utancı mıdır? Belli değil… Tek hissettiğim şey bir daha olmasından korkulduğu, daha sonra katliama tanık olanlar da benzer katliamlardan geçti, katılan, susan, tanık olan katledildi aynı katil tarafından, Sultan kaldı geriye…

Peki Sultan kim?
Kimliksizliğimiz Sultan, kıyametten geriye kalan şey, korku, endişe, başkalaşma, hiçleşme Sultan, ha bir de iyi bir Müslüman, ölüm döşeğindeki bazı yaşlılar/akranları Sultandan af dileyerek ölmüş, ne yaptıklarını ve neden af diledikleri hakkında bir fikrim yok, adının Sultan ve iyi bir müslüman olduğunu öğrendim o kadar, ha bir de Ermeni olduğunu…

Korku bazen düşmanına benzetir insanı, onun inandığına inanır, o olmaya, onun gibi olmaya çalışırsın, bu coğrafyanın ötekilerinde sıkça yaşanan bir haldir bu, insanidir de, korku hali dağıldığında öylece kala kala kalırsın, kimliksiz, yabancı, hiç…

Sultan kim?
Yazının başında …kopuyor sonra akrabalık bağları, demiştim, kardeşsiz, anne ve babasız bir kadındı Sultan, belli ki hafızanın doğal unutuşuna terkedilmemiş yakınlık bağları, boğularak, deşilerek koparılmış…
Yüksek kürsülerden acının cinayet aklayıcısı tarihçilere tekrar havale edildiği bir günde tekrar hatırladım Sultan’ı, soykırımdan nasıl kurtuldu, Zahir ağa ile nasıl evlendi? Kimdi, yüzü, sesi nasıldı?
Yaşlanmadan ölmekle lanetlenen bir ailede büyüdüm, çok az akrabam altmış yaşını kısa bir süreliğine aşabildi, ne Zahir ağaya, nede Sultan’a yetişemedim, sorular beynimi kemirmeye başladığında anne ve babam da göçüp gitmişti. Sultan’nın gerçekte kim olduğuna yanıt verecek kimse yok/kalmadı. Küçük ve ses geçirmeyen bir küre içinde gibiyim, seslenip sadece kendim duyuyorum, soru sorup kendim, aynı yanıtlar, hep aynı tekrar…

Sultan kim?
İyi bir müslüman…

Ninemdi…


Söylim mi?

14/11/2013

rabiaiboİbrahim Tatlıses denilince aklıma biri 1990’larda yaşanmış iki olay geliyor. Sanırım İzmir fuarıydı, Tatlıses tıklım tıklım dolan alanda dinleyicileri gâh coşturup gâh efkârlandırırken, şarkı aralarında on onbeş kişilik bir grup ısrarlı sloganlarla Kürtçe bir şarkı istiyordu. İbrahim Tatlıses Kürttü ve onun Kürtlüğü üzerine efsaneler döndüğü vakitlerdi ve o vakitler de Kürtlük pek de para etmiyordu. Tatlıses ilk başta duymamış gibi davrandı, sonra grup her şarkı arası ısrarını sürdürünce İbrahim Tatlıses dayanamadı ve büyük bir nefretle, “Vallahi söylemiyecem billahi söylemiyecem” dedi ve hedef gösterdiği on onbeş kişilik grup Tatlıses severlerin alkışları eşliğinde linç edildi. Aynı akşam Reha Muhtar haber bültenini, “İbrahim Tatlıses’ten PKK’lı bölücülere tokat” flaş haberiyle açtı, Tatlıses programa katılıp linci ballandıra ballanıra anlattı.

İkinci olay ise 12 Haziran 2011′deki seçimlerinin hemen öncesi İbrahim Tatlıses’e yapılan silahlı saldırı olayıdır. Her seçim öncesi Tatlıses Urfa’dan aday olacak mı? Olmayacak mı? Tartışması dönüyor. Politik ve psikolojik yapısı bilinçli olarak Yozgat ve Çorum’a evrilmeye çalışılan Urfa’da Tatlıses’in önemli bir figür olduğu ve bu maço, pop ve arabesk figürün politik tercihleriyle Kürtleri etkileyebileceği düşünülüyor.

İbrahim Tatlıses’e yapılan saldırıdan hemen sonra olay, emniyet ve medya işbirliğiyle BDP Erbil Temsilcisi Ruşen Mahmudoğlu’nun şahsında BDP’nin üzerine yıkılmaya çalışıldı. Kumpas, sürekli izlenen ve telefonları dinlenen Türk milliyetçisi Abdullah Uçmak’ın evinde yapılan aramada bulunan bir ilaç küpürü üzerindeki iki telefon numarası ve e-mail adresi ile başlamıştı. Sonra Erdoğan kameralar eşliğinde “BDP tarafından vurulan” İbrahim Tatlıses’i hastanede ziyaret edecek, medya günlerce bunun propagandasını yapacaktı.

Daha sonra olayın bir komplo olduğu ortaya çıktı ve BDP Erbil temsilci Avukat Ruşen Mahmutoğlu olaydan aklandı. BDP o sıralar ısrarla olayın AKP’nin seçimlerde BDP’nin önünün kesmeye yönelik bir komplosu olduğunun bağıracak fakat kimse duymayacaktı. Olay seçimlere nasıl etki etti bilinmez ama olay karanlıkta, suçlanan suçlandığıyla kaldı.

Siyaset deryasında bir sandal, bir reklâm figürü olarak iktidar açıklarında savrulan Tatlıses hafta sonu Erdoğan, Barzani ve Şıvan Perwer ile milli bütünlük korosunda yer alacak, malum devran döndü ve bu aralar Kürtlük epeyce para ediyor.

BDP’nin çözüm sürecine ilişkin adımların atılmadığı gerekçesiyle protesto edeceği miting ilginç geçeceğe benziyor. İktidar medyası ve Barzani yanlısı gruplar ısrarla mitingi parlatmakta ve pazarlamakta. Rojava’da sınır kapısının KDP’lilerce halen kapalı tutulduğu, Nusaybin’de protestolar sonucu durdurulan sınıra duvar çekme inşaatına tekrar başlandığı, onlarca kalekol inşaatının son sürat devam ettiği, yüzlerce Kürt siyasi tutsağın sürgün edildiği, KCK operasyonlarının halen devam ettiği bir dönemde yapılacak mitingde ne söylenebilirler ki? Hangi reklâm, hangi sahne ışıkları, hangi yanık düet hakikati kapatabilir?

Geçenlerde AKP, MHP ve CHP’nin oylarıyla Güney Kürdistan’a sınır ötesi operasyon tezkeresi meclisten geçti. Güney yönetiminden egemenliğini tehdit eden bu karara ilişkin tek kelime edilmedi. Bu yazı yazıldığı sıralar BDP’nin “1990’lı yıllarda doğu ve güneydoğu bölgelerinde yaşanan köy yakmalarla ilgili araştırma önergesi” AKP’nin oylarıyla reddedildi.

AKP geçmişin günahlarını savunmaya devam ediyor, üstelik Güney Hükümetinin suskunlukla karşıladığı sınır ötesi tezkeresiyle daha önce Roboski’de 34 kişiyi katletti ve bırakın sorumluların yargılanmasını, katliam yerine giden aileleri yargılayacak kadar da utanmaz.

Amed’teki mitingde Şıvan’ın kasetleriyle büyüyüp kendini siyasal mücadelenin ateşine atanlar ile Tatlıses’in konserinde Kürtçe şarkı istediği için dayak yiyenler olur mu bilinmez ama AKP şimdiden mitingi 1990’larda Tatlıses’in İzmir’deki mitingine çevirmenin hazırlıklarını yapıyor. Elazığ, Adıyaman, Batman, Van, Siirt, Malatya, Erzincan, Antep ve Urfa başta olmak üzere bölge ve bölge dışındaki bütün AKP teşkilatları “hain BDP’lilere karşı” Amed’e binlerce vatanını ve milletini seven insan taşınması çalışmaları hararetle yürütüyor.

http://www.radikal.com.tr/turkiye/tatlisesin_vurulmasini_pkkya_baglayan_delil_boyle_bulunmus-1123736

http://www.sondakika.com/haber-bestas-tatlises-suikastini-partimize-karsi-2618187/


Çocuk Ölür, Devlet Yargılanamaz

31/10/2013

“Bulduğu cisimle oynayan çocuk cismin patlaması üzerine yaşamını yitirdi/yaralandı…”

Son otuz yıldır haber ajanslarına bu içerikte veya buna yakın( Panzer çarptı, gaz bombasıyla vuruldu, ‘terörist’ sanıldı…” yüzlerce haber düştü, sakat kalanlar, yaşamını yitirenler, anne eteğinde toplanan çocuk parçaları…

Birkaç suçüstü yakalanma olayı dışında, dikkat çekmesin diye teker teker işlenen çocuk cinayetleri duyulmadı, duyulmak istenmedi. Hatırlarsınız, Uğur Kaymaz 12 yaşına 13 kurşun sıkılarak öldürülmüştü, bu kadar uluorta işlenen bir cinayette sonuç çıkmadı. Roketle öldürülen Ceylan Önkol’un gözlerini hepimiz hatırlarız, şu an İstanbul Valisi olan ve dönemin Diyarbakır Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun “rokete sopayla vurmuştur” savunmasından sonra katiller kurtulmuştu.

Katil’in cinayet işlerken suçüstü yakalanmasının veya çocuklar ölsün diye sağa sola bomba yerleştirmesinin, panzerle çocukları çiğnemesinin, çocukları hedef alarak gaz bombasıyla vurmasının hiçbir önemi yok, çocuk ölür devlet yargılanamaz.

Devletin bu çocuk cinayetlerinden sonraki tavrına, savsaklaması ve umursamazlığına bakarak Devletin Kürt çocuklarına karşı geliştirdiği bu sistematik katliamlardan hoşnut olduğu sonucuna varıyorum. Cinayetlerin OHAL veya bu hal ile ilgisi yok, kesintisiz devam ediyor, Tansu Çiller cinayet şebekesinden bu yana devlet iştahla çocuk öldürmekten hiç vazgeçmedi.

1989’da başlayan çocuk cinayetleri istatistiğinden bu güne dek devlet,

1989’da 2 çocuk,

1990’da 21,

1991’de12 çocuk,

1992’de 115 çocuk,

1993’te 66 çocuk,

1994’te 84 çocuk,

1995’te 7 çocuk,

1996’da 6 çocuk,

1997’de 7 çocuk,

1998’de 8 çocuk,

1999’da 12 çocuk,

2000’de 3 çocuk,

2004’te 1 çocuk,

2006’da 8 çocuk,

2008’de 1 çocuk,

2009’da 3 çocuk,

2010’da 6 çocuk,

2011’de 6 çocuk,

2013’te 32 çocuk öldürdü.

İnsan Hakları Derneği’nin(İHD)  6 May 2012 tarihinde medya’ya yansıyan, “AKP döneminde 171 Kürt çocuğu öldürüldü” raporu, devleti idare eden yapının değişmesinin çocuk cinayetlerini engellemediği, çocuk cinayetlerinin son sürat devam ettiğinin de kanıtıdır.

Tansu Çiller’in, “Devlet için kurşun atan da yiyen de şereflidir” cinayet savunmasından, Recep Tayyip Erdoğan’ın, “Çocuk da olsa, kadın da olsa gereken neyse yapılır” mantığına devlet, düşman ve en kolay hedef gördüğü çocukları katletmeye kesintisiz devam ediyor.

Roboski’de uluorta tanık olduğumuz katliamın unutturulması için günler sayılırken, bu kez de Şemdinli’den 8 yaşındaki Behzat Özen’in “kurcaladığı cisim” ile öldüğü haberi geldi. Aynı saatlerde AKP hükümeti deniz altından geçirdiği Marmaray tünelinin hazırlıklarıyla meşguldü, şaşalı tören hazırlıkları, havai fişekler, ne büyük iş yapıldığına ilişkin danışmanların hazırladığı metinler…

Bir yanda son teknikle yeraltında kazılan tünel açılış hazırlığı, diğer yanda yine son teknikle öldürülen Kürt çocukları için yeraltında 1989’dan 2013’e uzanan devlet ölüm tüneline bir çift çocuk gözü gömme hazırlığı.

Çocukların devletin savaş oyuncaklarıyla kesintisiz öldürüldüğü bir coğrafyada, büyük, parlak sözcüklerin ederi yok efendiler, çocuklar öldürülünce susulmaz, susmayın, ortak olmayın

image


O Sensin

21/10/2013

vandepremi

 

Van’da, elektrik ve suları kesilen ve konteynerleri terk etmeleri istenen depremzedeler uzun süredir “İnsanca bir yaşam” talebiyle açlık grevinde. Van depremi ve sonrası yaşananlara göz atınca, ısrarla direnen depremzedelerin aslında sadece kendileri için direnmedikleri, bir bütün olarak bu kirli sistemi deşifre etmeye çalıştıkları sonucu ortaya çıkıyor. Van depremi öncesi ve sonrasıyla incelenmesi gereken, devletin, kentleşme, sosyal devlet ve insan odaklı hesaba çekilmesi gereken bir vaka. Van, ormanları, dereleri ve çevreyi mal, insanları müşteri gören sistemin makyajının döküldüğü bir laboratuvardır.

Depremzedelerin sesini duymanız/duyurmanız, yaşananları teşhir etmeniz kendi geleceğiniz açısından önemlidir. Kimse merhamet falan beklemiyor, hepimiz aynı sistemin kırık fay hatlarının sakinleriyiz, bir artçı, bir sarsıntı, bir deprem aynı muameleye maruz kalmamıza yeter. Düştükten sonra sesinizi duyurmaya çalışmayın, sizi yerle bir eden sistemin sesinizin duyulmaması için önlemleri var, düşmeden önlem alın, Van’a sahip çıkın, kendinize sahip çıkın.

 

 

2011’de yaşanan Van depreminin öncesi ve  sonrası:

 

— 2003 yılında Prof. Dr. İlyas Yılmazer tarafından Van’da 10 yıl içinde 6.5 şiddetinin üzerinde bir deprem beklendiği ve kentin bu depreme göre konumlanması, kat ruhsatlarının buna göre verilmesi gerektiğine ilişkin hazırladığı raporlar görmezden gelindi, Yılmazer’in suç duyuruları ve çabaları sonuçsuz kaldı.

 

— 23 Ekim 2011′de Van’da 7.2 şiddetinde deprem meydana geldi.

 

—   AKP Hükümeti hava alanlarına akın eden yabancı arama kurtarma ekiplerini “performansını test ettiği” gerekçesiyle izin vermedi. Depremi bir oyun, bir tatbikat haline soktu, enkaz altında kurtarılmayı bekleyenlere kobay muamelesi yapıldı, bu test dolayısıyla onlarca insan geç müdahale yüzünden enkaz altında can verdi.

 

—   AKP, Türkiye’nin dört bir yanından Van’a gönderilen yardım malzemelerini halka ulaştırmak yerine askeri depolara ve AKP’li yerel siyasetçilerin insafına terk etti. Van’da kiminle konuşsanız, yardım dağıtım merkezlerinde AKP’li olan, olmayan ayrımı yapıldığına ilişkin şikâyetler duyarsınız.

 

—   AKP depremi yerel seçim çalışması haline getirip Van Belediyesi’nin yardım toplamasını, dağıtmasını engellemeye çalıştı, topladığı paralara el koydu, Valilik adeta AKP il başkanlığı gibi çalıştı.

 

—   Deprem enkazından kurtulup yardım talep eden halk biber gazları ve coplarla dağıtıldı.

 

—   Deprem sonrası sorunları çözemeyen AKP hükümeti yüz binlerce insanı batı illerine taşıyıp sorunun görünür olmasına engel oldu. Gülen cemaati ve tarikatların da aracılık ettiği bu “tehcir” sonucu batı illerinde binlerce insan dönecek bir evleri ve umutları olmadan tükenmiş bir halde yaşamaya çalışıyorlar.

 

 

—   Deprem sonrası 1.4 milyarlık ihaleler yandaşlara dağıtıldı.

 

 

—   TOKİ’nin düşük maliyetle inşa ettiği deprem konutları depremzedelere yüksek kârlarla satıldı, TOKİ konutlarının dağıtımına ilişkin onlarca usulsüzlük yapıldığına ilişkin iddialar var.

 

—    Depremde en çok hasar gören Erciş’te binalara ruhsat veren eski belediye başkanı ve yeni AKP Milletvekili Fatih Çiftçi’ye dokunulamadı.

 

—   2003 ve 2004 yılında resmi kurumlara Van’da yaşanacak depremle ilgili başvuran ve kentleşme ile ilgili önlem alınmasını isteyen, Van depreminden dolayı AKP’li Hüseyin Çelik, dönemin valisi, bayındır bakanı ve il müdürlerinin ihmalleriyle ilgili raporları elinde bulunduran Yüzüncü Yıl Üniversitesi Öğretim üyesi Prof. Dr. İlyas Yılmazer’in sesi kısıldı, iddia ve belgelerine ilişkin hiçbir girişimde bulunulmadı.

 

—   Yargıtay Başsavcılığı, ilk depremde yıkılmayan binanın gerekli kontroller yapılmadan açık tutulduğu yönündeki bilirkişi raporlarına rağmen, vali, kaymakam, AFAD yetkilileri ile ilgili Van Başsavcılığı’ndan gelen dosyayı işleme koymama kararı aldı.

 

—   Konut edinemeyen yoksulların barındığı Konteynır kentler hizmetten yoksun bırakılarak adım adım boşaltıldı, en son Van Anadolu konteyner kentte yaşayanlar duruma isyan edip açlık grevine başlayınca bu sorun biraz görünür oldu.

 

Depremzedeler özellikle Van’ın köylerinde çaresizlik yüzünden hasarlı konutlarının çatlaklarını kapatıp evlerine yerleşmiş durumda, bir deprem büyük kayıplara neden olabilir. Kış yaklaşmakta, açlık grevindeki depremzedelere acil şekilde bedelsiz konut sağlanmalı, ailelerin kendi ayakları üstünde durabilmelerinin koşulları sağlanmalı.

Van depremi, öncesi ve sonrasıyla ciddi şekilde incelenip sorumlular teşhir edilmeli.

Sorunları çözülene dek Vanlı depremzedelerin sesi ısrarla duyulmalı, duyurulmalı, kimse için değil, kendiniz için yapın bunu, o enkaz altında kalan, evsiz bırakılan, çığlıkları duyulmayan, elinde bedeni dışında direnecek başka enstrümanı kalmayan sensin, evet, Van bir ayna, aynaya bak, o sensin.

 

 Van deprem ihaleleri böyle dağıtıldı: http://www.gazetecileronline.com/newsdetails/7313-/GazetecilerOnline/van39daki-14-milyarlik-deprem-ihalelerini-boyle-pa

 

Bürokratlara soruşturma yok: http://siyaset.milliyet.com.tr/burokratlar-icin-sorusturma-yok/siyaset/detay/1778707/default.htm

 

Deprem değil devlet yıktı: http://arsiv.kizilbayrak.net/index.php?id=249&tx_ttnews%5Btt_news%5D=76987&cHash=9e872e379e27c194d0c32d36334fc95c

 

Çetin Yılmaz

icdalasi@gmail.com


BDP’nin Çatlaklarla İmtihanı

21/10/2013

newroz (1)

 

Başbakan Erdoğan, bayram namazı çıkışında “BDP, İmralı’dan çok Adalet Bakanlığı ile arasını açmamaya gayret etsin” açıklaması yaptı, ondan birkaç gün önce de parti sözcüsü Hüseyin Çelik, “PKK ve KCK’lilerin serbest bırakılması mümkün değildir. PKK silahı bırakırsa biz de bu konuyu konuşuruz.” demişti. Gerçi daha sonra sözlerinin çarpıtıldığını iddia etse de, KCK iddianamelerine bakılarak KCK operasyonlarının ucuz gerekçelerle yapılmış rehin alma girişimleri olduğu görülebilir.

Hükümetin resmi yayın organı haline gelen medya organları ve onun gazetecilerinin BDP’yi çatlatma girişimlerinden söz etmeye bile gerek yok. Geçmişten bu güne dek özellikle merkez medyada siyasi partilere yaklaşım, oranları değişmekle birlikte, yoğun bir iktidar yanlılığı, sonra CHP ve MHP taraftarlığı(zaman zaman Anap, Dyp, Dsp olarak değişti) ve yoğun şekilde BDP düşmanlığı üzerinden yürüdü. Türk Medyası, Halkın Emek Partisi’nden(HEP’) bu yana BDP’nin mirasçısı olduğu bütün legal Kürt siyasi partilerini şeytanlaştırmayı görev bildi, haberlerini onlara düşmanlık üzerine kurguladı, yalan söyledi, suçladı, hedef gösterdi. Türk medyasının BDP’ye ilişkin arşivlerinden vıcık vıcık ırkçılık akmaktadır. Türk medyası özellikle son 30 yıllık savaştaki ölümlerin ve yıkımların birinci dereceden sorumluları arasındadır.

BDP bir siyasi partidir, öyle böyle de değil, defalarca kapatılmış, üyeleri öldürülmüş, elleri, ayakları ve başı defalarca kesilmeye çalışılmış bir siyasi hareketin devamıdır. Bizzat savaş yanlısı partiler tarafından(İçinde demokrat AKP’de vardır) hazineden pay alması alavereyle/dalaverelerle engellenmiş, yerel ve genel seçimlerde bin türlü hileyle engellenmeye çalışılan bir partidir. Düşünebiliyor musunuz? Önüne öyle utanmazca engeller konuldu ki, Türkçe okuma yazması olmayanlar ceplerinde iple seçim sandıklarına gitmek zorunda bile bırakıldı. Seçimden önce oy verilecek pusuladaki BDP adayı pusulanın başından itibaren ip yardımıyla tespit edilip adayın denk geldiği yere bir düğüm atılıp öyle seçim sandıklarına gidildi, hiçbir engel BDP ve dayandığı siyasi hareketlerin yükselişini engelleyemedi. Her şeye rağmen BDP’yi engellemeyen zihniyet, “BDP silah zoruyla oy alıyor” yalanına sarıldı, asker, polis, istihbarat elemanları dâhil her Kürt şehrine 50 bine yakın savaş gücü yıkan Devlet tüm Kürt kentlerinde sayıları sadece 3 ila 5 bin arası değişen PKK’yi seçimleri etkilemekle suçladı, sandıkların başına asker/polis yığdı baskı uyguladı, tehdit etti, buna rağmen BDP’yi engelleyemedi.

Oyunlar ve dalavereler sonuç vermeyince seçilen BDP’li belediye başkanları ve milletvekillerine operasyon yapıldı. Ulu orta milletvekilliği bile çalındı. Cezaevlerinde şuan 35 BDP’li belediye başkanı, 6 BDP milletvekili, KCK rehin alma operasyonlarıyla tutuklanan 10 bini aşkın BDP’li bulunmaktadır. BDP’nin siyaset okulları aracılığıyla üyelerini ve kadrolarını eğitmesi engellendi, yoksul öğrenciler için açtığı eğitim destek evleri kapatıldı, yoksullar için geliştirilen projeler iptal edildi, yurt dışındaki fonlara izin verilmedi, her şeye rağmen ayakta durmaya çalışan belediyeler içişleri bakanlığının yoğun inceleme ve tacizlerine maruz kaldı, düşünün Van depremi gibi bir can pazarında bile BDP’nin halka ulaşmasını engellemek için topladığı yardım paralarına bile el konuldu. BDP’nin mecliste kadın haklarından çevre ve ekonomiye kadar yüzlerce önergesi ve kanun teklifleri reddedildi, söz konusu Kürtler ve BDP olduğunda AKP, CHP ve MHP tek bir parti gibi davrandı, yok sayıldı ve yok edilmeye çalışıldı.

BDP, devletin imha, inkâr ve asimilasyon politikaları sonucu ortaya çıkan ve silahlı çatışmayla kirli bir savaşa dönüşen devasa bir sorunun çözümüne talip, sorunun kaynağı değil, sorunu oluşturan değil, yok sayılan, hedef alınan ve savaşın mağduru bir halkın yönelim gösterdiği bir parti. Barışçıl ve demokratik yöntemlerle sorunu çözmek istiyor. Son otuz yıldır iktidar olmuş veya iktidarlarla aynı şiddet yöntemini benimseyen siyasi partilerin karşısından oldu, onlar savaşta, BDP barışta ısrar etti. Gelinen noktada BDP’nin savunduğu politikaların haklılığı ortaya çıktı. Milliyetçi bir parti olarak damgalanmasına rağmen birçok yakıcı sorunda ve seçimlerde Türkiye’deki demokratik çevrelerle ittifak içinde oldu, zor bir coğrafyada kadınları ve farklı inançlardaki insanlarla ortaklaştı, onları karar alma süreçlerine dâhil etti. Şimdi de HDP çatısı altında, hareketin birçok bileşeniyle birlikte yerel seçimlere hazırlık yapıyor, Türkiye’de yok sayılan, ezilen tüm kesimlere ilişkin ciddi önerileri ve sisteme ilişkin ciddi eleştiri ve alternatif çözümleri var.

Abdullah Öcalan’ın Newroz’daki çağrısıyla başlanan süreçte gelinen noktada hükümet, ikiyüzlülüğünü tam olarak göstermeye başladı. İç etken ve politikalardan ziyade, dış etkenlerden(Enerji kaynaklarına sorunsuz ulaşım, orta doğuya ilişkin hesaplar vs.) dolayı barışa razı olan iktidarın süreçten anladığı şeyin teslim almak olduğu netleşmeye başladı. AKP hükümeti karşısındaki muhatabın taleplerini dikkate almadan kendi verdikleriyle yetinmelerini istiyor, barış sürecine ilişkin ne yasal ne de anayasal hiçbir adım atmayacağını açıkladı. KCK’lilerin rehin tutulma ısrarı, içi boş paket, BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’a karşı takınılan tavır, BDP’ye karşı başlatılan karalama kampanyası bu samimiyetsizliğin tezahürü.

BDP, süreç başladığından beri, İmralı, Kandil ve Ankara arasında mekik dokuyup barış için çabalıyor, gelinen noktada Ankara’nın sağır ve kör olduğunun bilincine vardı. Hükümet gün gittikçe iki tarafta da çözüme ilişkin inancın zayıflamasına aldırmadan ciddi bir savaşı bitirmeyi amaçlayan bu süreçte gayet makul sayılabilecek Kandil ve İmralı’nın taleplerini reddedip dikte ettiği kendi yöntemine mecbur etmek derdinde, KCK ve Abdullah Öcalan da durumun farkında.

BDP başta olmak üzere Kürt siyasal hareketinin sürece ilişkin yöntemi şu, şunu diyor: Ortadoğu başta olmak üzere bölge yeni bir dönüşüme gebe, bunun demokratik bir yapıya evirilmesi gerekmektedir, biz orta doğuda halklar ve inançların bir arada yaşayabileceği bir yöntemi öneriyoruz.(Bkz Öcalan’nın Newroz çağrısı) son 30 yıldır birçok açıdan yıkıma neden olan savaşın, eşit ve onurlu bir şekilde barışa evirilmesi için çabalıyoruz, barış bir son değil mücadelenin yeni bir sürece evirilmesinin ilk adımıdır.

AKP’nin yöntemi şu, şunu diyor; PKK savaşsın veya savaşmasın ben ilk günden itibaren sürdürdüğüm politikalarıma devam edeceğim, Kürt sorunu yoktur, Kürtlerin anadilde eğitim sorunu yoktur, geri çekilme en çok Kürtlere yarayacak daha az ölecekler, bak Mehmet Ağar burada gerekirse başa döneriz, bu süreçte BDP bize karşı asla muhalefet yapmamalı ve haddini bilmeli, yoksa süreci üstlerine yıkarız, medya hazır olda savaşa hazır, Kürt halkına karşı girişilen katliamlar ve sürece ilişkin gerçeklerden habersiz Türk halkı, MHP ve CHP’de savaşa dünden razı, daha dün meclisten tezkere geçirdik, akıllı olun.

Parti programı ve bakış açısıyla AKP’ye en güçlü muhalefeti kotarabilecek parti BDP’dir, Türkiye’deki demokratik güçlerle ittifak yapması, benzer bir muhalefetin Kürt kentleri dışında HDP ile örgütlenebilme olasılığı AKP’yi ciddi anlamda rahatsız etmektedir. Sadece AKP’yi değil yeni statüko inşasından onunla ittifak yapan cemaat gibi güçleri de. BDP’yi hedef tahtasına koymalarında temel nedeni budur. AKP iktidarda kalmak için CHP ve MHP’nin yanlış politikalarına ihtiyaç duyuyor, onları yanlışı savunma zorunda bırakacak politik yaklaşımlarla kendi zihinlerinde oluşturdukları dar ve karanlık zindana mahkûm ediyor. BDP’nin en büyük rakip görülmesinin temel nedeni orta doğuda Kürtlerin adım adım özgürleşmesinden bağımsız değil, özellikle Suriye’de PYD’nin paralel siyasi yaklaşımıyla kazandığı teveccüh iktidarı rahatsız etmekte, BDP’nin HDP çatısı altında ülkenin gerçek muhalifleri ve ezilenleriyle giriştiği ittifak ve dillendirilen talepler sistemi ve onun temsilcisi AKP’nin uykularını kaçırıyor. Rojava’da kendi ideolojik çevresine uygun partileri bir araya getirme çabası, yine Kuzey Kürdistan’da kendi ideolojik çerçevesine uygun İslamcı, Liberal ve Milliyetçi Kürt hareketlerini organize etme çabası bundan, bu korkudan. AKP orta doğudaki kırılmadan Kürtlerin özgürleşerek çıkacağını biliyor, tek amacı, orta doğudaki bu kırılmadan bağımsız ve ideolojik olarak kendine karşıt bir yapının çıkmaması, bu kırılmadan Mehmet Metinerlerin iktidar olarak çıkması.

Barış bir rehin alma eylemi değildir. Eğer niyet barış ise yıllarca süren ve çok büyük kayıpların yaşandığı bir savaşta barış bu yöntemle gelmez, bu yöntemin ulaştığı son’da barış olmaz. Elinizde bir reçete yoksa dönüp dünyadaki benzer süreçlere bakar ve kendinize en uygun yöntemi seçip koşullarınıza göre uyarlarsınız. Bir hak sorunu olan Kürt meselesi, 1930’lu yılların inkârcı ve tekçi tekerlemeleriyle çözülmez, diğer parçalardan bağımsız olmayan bir Kürt ve Kürdistan meselesi vardır, egemenliğiniz altındaki Kürtlerin tüm haklarını, bunu geciktirmenin utancıyla özür dileyerek ve başınızı öne eğerek vermeniz, Kürtleri bir arada yaşamak için ikna etmeniz ve devleti Kürtleri de temsil edecek şekilde düzenlemeniz gerekmektedir, BDP’nin demokratik özerklik başta olmak üzere sorunun demokratik yollarla çözüm önermesi kendine dair bir talepten çok bir arada yaşama niyetinizi test etme amaçlıdır, aksi durumda, ne zaman durur ne de değişim. BDP’yi çatlatayım derken kendinizi çatlayan ve tarihin çöplüğünde debelenen diğer partilerle aynı yerde bulabilirsiniz, teslim olma, teslim alma, Barış, Biraz özen göster(in)

 

Çetin Yılmaz

icdalasi@gmail.com


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 103 takipçiye katılın