SONER YALÇIN, DERSİM, TARİH VE ÇARPITMA..

28/02/2010


(makale) MUNZUR ÇEM

Soner Yalçın, 19.12.2009 tarihli Hürriyet gazetesinde yer alan yazısında Dersim’i ve Dersimlileri konu alan bir yazı kaleme almış. Hem de sıradan bir tarzda değil, hayli yüksek perdeden konuşarak ve kendine tam bir öğretmen rolü biçerek yapmış bunu. Örneğin, yazıya başlarken söyledikleri şöyle:

“Dersim’in asıl adı nedir? Bu bölgede oturanlar nereden, ne zaman gelmişlerdir? Akrabaları hangi ülkede yaşamaktadır? Türk müdürler Kürt müdürler? Yoksa nedirler? Dillerinin özelliği nedir? Alevi midirler? Eğer önyargılarınızın tutsağı iseniz bu yazıyı hiç okumayınız. Yok anlamak-öğrenmek istiyorsanız; işte size 10 maddede Dersim gerçeği…”

Peki bu kadar iddialı konuşan Yalçın Soner, ele aldığı konuda acaba ne ölçüde bilgi sahibidir? Yeterince bilgisi olsa bile, doğruya “doğru” diyebilecek kadar demokrat bir kafa yapısına ve kişiliğe sahip midir? Doğaldır ki bu soruların yanıtları, ancak onun yazdıklarını irdelemekle verilebilir ki gecikmeli de olsa bu satırlarda, yapmaya çalışacağım budur. Bakınız neler söylüyor Soner Yalçın.

“Madde 1) Dersim’in kökü nereye dayanıyor?” sorusuna, “Anadolu kavimler kapısıdır…,” cümlesi ile başlayan yanıtında yazar, Dersim tarihi ile ilgili bilinen bir takım bilgileri sıraladıktan sonra, Ahmet Arif`in dizeleriyle ajite çekiyor:

“Beşikler vermişim Nuh’a / Salıncaklar, hamaklar, / Havva Ana’n dünkü çocuk sayılır, / Anadoluyum ben, / Tanıyor musun?..”

Her şeyden önce, Dersim`in Anadolu içerisinde gösterilmek istenmesi tarihi ve coğrafi açıdan doğru değil. Değil, çünkü tarihte Dersim’i de kapsayacak şekilde “Anadolu” diye bir ülke hiç bir zaman olmamış. Anadolu, T.C. yöneticilerinin, yunanca bir kelime olan “Anatolia”dan kopyaladıkları resmi ve tabi ki uydurma bir terimdir. “Anatolia” ise tarihi olarak bu gün Türk devletinin üzerinde kurulduğu toprakların tamamını değil, Ege ve Marmara`nın kıyı bölgeleri için kullanılan bir addı. Dersim’e gelince; bu yörenin, tarihte değişik imparatorlukların sınırları içerisinde kaldığı, farklı adlar taşıyan coğrafi bölgelerin bir parçası olarak anıldığı doğrudur. Bölgenin, uzun sayılabilecek tarihi bir dönemde Ermenistan’a, sonra ise Kürdistan’a ait olarak kabul edildiği ise diğer bir gerçektir. Yöre, bu gün de fiili olarak Kürdistan’ın bir parçasıdır.

“Madde 2) Dersim’in adı nereden geliyor? Dersim; Farsça, “der” (kapı), “sim” (gümüş) sözcüklerinden oluşan bir isim tamlamasıdır. Türkçe’ye “Gümüşkapı” olarak çevirebiliriz.

Güney ağızlarında Dersim, “Darsim” diye telaffuz ediliyor. Kimi tarihçi bunun sadece söyleniş olmadığını belirtiyor. Onlara göre “Darsım” Zazaca bir sözcük; ‘dar” (ağaç) ve “sim” (gümüş) idi; ve Darsım aslında “Gümüşağaç” demekti.

Bu teze göre, Dersimliler “ağaca tapınmaları” nedeniyle bu ismi kullanıyorlardı!”

Dersim, sözcüğünü bu çerçevede açıklayabilmek için Farsçayı işin içerisine katmak pek de gerekli değil. Kürtçenin Kurmancça lehçesinde “deri” kapı demektir. “Der” sözcüğünün bununla bağlantısı ise ortadadır. Ayrıca “der” sözcüğüne, Kuzey Kürdistan’da konuşulan Kürtçenin her iki lehçesinde de rastlanılıyor. Örneğin, “etraf” ya da “çevre” anlamına gelen “der û dor”, “der û ber” bunlardan iki tanesidir. Kapı sözcüğün Kırmancça(Zazaca)sı “ber”, “keyber”, “çêver”dir. “Sim” ise Kırmança (Zazaca)’da gümüş demektir. Bunun Kurmancçası “ziv”dir.

Soner Yalçın, “Güney ağızlarında Dersim, “Darsim” diye telaffuz ediliyor”, diyor. “Güney Ağzı“ ile kastettiğı hangi yöredeki ağızlardır bilinmiyor. Kırmancça (Zazaca) benim anamdan öğrendiğim Kürtçedir. Ayrıca onunla ilgili bir hayli çalışmam var. Ama sadece ben değil, yıllardır Kırmancça (Zazaca) derleme ve standartlaştırma çalışması yapmakta olan “Vate Çalışma Grubu“ olarak da sözcüğün böyle bir varyantına bu güne kadar rastlamış değiliz.

Öte yandan “dar” sözcüğü sadece Kırmancça (Zazaca)’da değil, Kurmancça lehçesinde de “ağaç” demektir. Kaldı ki canlı olan ağaç Dersim Kirmancçasında (Zazacasında) “dar” değil, “dare”dir. Dersim ağzında “dar”, kırılmış ya da kesilmiş kuru ağaç parçası için kullanılan addır.

Bana kalırsa, yazarın bahsettiği “Darsim” formu, bu yörenin adı ile Kırmancça (Zazaca) arasında bağ kurabilmek için zorlama ile türetilmiş, aslında var olmayan bir sözcüktür.

Daha da önemlisi, Dersim adının yukarıda tanımlanan terimlerden türediğine ilişkin kesin bir şey söylemek mümkün değil. Bunlar, varsayımlara dayanan açıklamalardır. Zaten halk arasında da bu bölgenin adı “Dersim“ değil, “Dêsim“ (Desim)’dir. Osmanlı belgelerinde “Disim” olarak da geçer.

“Madde 3) Dersimliler aslında nerelidir?” sorusuna ise yazar, çok kolayca bir havada “Horasanlıdırlar” diye kestirme bir yanıt veriyor ve arkasından da Dersimlileri, Deylemlilere bağlama çabasına girişiyor.

Oysa, şu bir gerçek ki, Dersimlilerin aslen Horasanlı oldukları ve oradan geldikleri görüşü her hangi bir somut bilgi ve belgeye dayanmıyor. Osmanlı kaynaklarında bu tür belgelere bu güne kadar rastlanmış değil. Horasan’dan gelme tezi, esas olarak T.C. döneminde ortaya atılan ve kimi Kürt yazarlar da dahil, değişik çevreler tarafından araştırılmadan benimsenen tezlerden biridir ve kanımca doğru değil.

Gerçi Şah Abbas döneminde, kimi Dersim aşiretlerinin Horasan’a sürgün edildikleri, bunlardan bir bölümünün sonradan geri döndükleri ya da yenilerinin oraya göç ettikleri biliniyor ama bu, söylendiği gibi Dersimlilerin bir bütün olarak “Horasan”dan göç edip bu günkü yerlerine geldiklerini göstermez. Kaldı ki Sah Abbas’ın sürdüğü söz konusu Kürt aşiretlerinden isimleri bilinenler ise Kirmanc (Zaza) değil, Kurmancça konuşan aşiretlerdir.

Buna karşılık Kürtlerin, Emeviler döneminden başlayarak farklı dönemlerde, bu gün Kürdistan’ın İran ve Irak sınırları içerisinde kalan parçalarından kuzeye doğru göç ederek Dersim dahil, Kuzey Kürdistan’ın değişik bölgelerine geldikleri bilinen bir gerçektir. Bir çok ciddi kaynak böyle söylüyor.

Yine Soner Yalçın ve onun gibilerin muhtemelen bilmedikleri ya da işlerine gelmediği için görmek istemedikleri şeyler var ki üzerinde durduğumuz konunun aydınlığa kavuşması bakımından üzerinde durulması gerekir. Örneğin;

a) Dersimlilerin Kırmancça (Zazaca) konuşanları kendilerine “Zaza” demezler. Onlar bu terime horlayıcı bir anlam verir ve onu Müslüman (Sünni) Zazalar için kullanırlar. Onların kendileri için kullandıkları etnik kimlik adı “Kırmanc”dır, dillerine ise “Kırmancki” derler. Yine, Kırmancça (Zazaca) konuşan aynı Kürtlerin başka bölgelerde kendileri için kullandıkları adlar ise “Kırd“, “Zaza”, “Dımıli“ ve “Kurmanc”dır.

Devede kulak niteliğindeki istisnalar bir yana, Arap, Fars, Osmanlı ve Batılılara ait kaynaklarda Kırmanclar hep “Kürt“ olarak tanımlanırlar ki bunlar içerisinde bin yıldan fazla bir süreye ait olanlar da var.

b) Kırmancça (Zazaca) konuşanların, öteki Kürt grupları ile aynı soydan geldikleri, genetik alanda yapılan bilimsel bir araştırma ile de kanıtlanmış bulunmaktadır.

Almanya`da kendi dalında ciddi bir otorite olan Leipzig Max Blanc Enstitüsü, Norveç Bilim ve Teknoloji Üniversitesi ile Londra HGI DNA Refernece Laboratory, National Blood Service (HGI DNA Araştırma Laboratuarı, Ulusal Kan Merkezi), bundan bir kaç yıl önce, konu ile ilgili olarak yaptıkları kapsamlı araştırmanın sonuçlarını açıklarken üzerinde durduğumuz konuyu şu cümlelerle ifade etmekteler:

“…Mevcut veriler, öteki Kürt grupları, Avrupalılar, Kafkasya, Batı ve Orta Asya gruplarına ait verilerle karşılaştırıldığında, hem mtDNA hem de Ycromosomu bakımından, Kürt Gruplarının etnik olarak en yakın oldukları Gruplar Batı Asyalılar, en uzak oldukları Gruplar ise Orta Asyalılardır… Yine elde ettiğimiz sonuçlar, Zazaca konuşan Grubu köken olarak Kuzey İranlı gösteren görüşlere de haklılık kazandırmıyor. Bunlar (Zazaca konuşanlar –M.Ç.) büyük oranda genetik olarak öteki Kürt Gruplarıyla benzeştirler…”

“Madde 5) Dersim dilinin kökeni nedir?” sorusuna “(…) Dil bilimcileri ve Zazalar, Zazaca/Dımılıce’yi bir dil olarak kabul eder.

Keza İranoloji dilbilimine göre de, Zazaca başlıbaşına bir dildir.

Kürdolojinin babası sayılan V. Minorsky ve David Mc Kenze, Prof, Goiçe Kojima, Susani, Oskar Mann ile Karl Hadank gibi bilim adamları Zazaca’nın bir Kürt lehçesi olmadığını kanıtlamışlardır.

Zazaca; eski dillerden Partça’nın devamı olarak kabul edilir…” diye cevap veriyor.

Burada da, yine tabiri caizse, tam anlamıyla çuvallıyor: Bakınız nasıl?

a) Kürtçe ya da genel olarak İranî diller ile uğraşan Batılı araştırmacılar içerisinde Kırmancça (Zazaca)’yı Kürt dilinin bir lehçesi olarak görmeyenler var ama bunlar da çok küçük bir kesimdir. Ezici çoğunluk, tersi görüştedir. Soner Yalçın, bu kesimi yok sayıyor.

b) Kırmancların (Zazaların) kendilerini Kürt, dillerini ise Kürtçenin bir lehçesi olarak saymaları, her hangi bir güç tarafından onlara dışarıdan dayatma ile kabul ettirilmiş bir şey değil. Bunlar, bu halk grubunun, oldum olası benimsediği ve kendisi için kullandığı adlardır.

Kırmancça (Zazaca) konuşan Kürtler içersinde, kendilerini Kürt, dillerini ise Kürtçe olarak görmeyenler ilk kez 1980 tarihinden sonra ortaya çıktı. Bu tarihten önce bunun bir tek örneği mevcut değil.

12 Eylül 1980 sonrası dönemin, her şeyden önce toplumun çeşitli kesimleri bakımından bir savrulma ve kimliksel bunalım dönemi olduğu açıktır. Yine 1980’li yılların başlarından itibaren devletin, Kürt halkını bölüp parçalama stratejisine bağlı olarak “Aleviler ile Zazaların Kürt olmadıkları” tezine sıkı sıkıya sarıldığı, bunu kitlelere kabul ettirebilmek için büyük çaba harcandığı da bilinmeyen bir şey değil. Başkalarına ders verme iddiasına sahip Hürriyet yazarı bütün bunlardan habersiz mi acaba?

c) Yazarın yukarıda adlarını verdiği araştırmacılardan bazılarının Kirmancça (Zazaca) ile ilgili görüşleri, onun söylediği şekilde değil. Örneğin, Minorsky “Kurdi: Zametki i vpeçatliniya, Petrograd, 1915“ adlı kitabında açıkça Zazaların Kürt olmadıkları şeklindeki görüşlere karşı çıkıyor, tersine, Kürt olduklarını söylüyor.

Goiçe Kojima bakımından da durum farklı değil. Japonyalı araştırmacı Kojima, Fransa’da olmasına rağmen, doktora çalışmasının konusu Türkiye’deki dillerdi. Ne var ki kimi davranışları Türk polisinin dikkatini çekmiş olmalı ki, tez çalışması nedeniyle gittiği Türkiye’de baskıya uğradı, hatta gözaltına alınıp sorgulandı. Türk yetkililer, doktora çalışmasını tamamlamasına izin verilebilmesi için ondan “Zazaca Kürtçe değildir” görüşünü savunmasını istemişlerdi.

Derken bir ara, sonradan MHP’den milletvekili seçilecek olan eski büyükelçi Gündüz Aktan, Kojima’nın Zazacanın Kürtçe ile ilgisi olmadığını, onun bağımsız bir dil olduğunu söylediğini, yazdı.

Oysa, seminer, toplantı ve yazılarından tanınan Kojima’nın kendisine ait böyle bir görüşü yoktu ve ben de o zaman yazdığım bir yazıda bunu örnekleriyle dile getirmiştim. Daha da önemlisi, çok geçmeden, Aktan’ın söyledikleri bizzat Kojima’nın kendisi tarafından yalanlandı ve emekli Büyükelçi hayli zor durumda kaldı.

d) Yazar aynı maddede “Dersim Dilinin Kökeni Nedir?” diye sorarken de bununla sadece Kırmancça’yı kastediyor ve örneğin halkın yaklaşık yüzde 35-40’nın konuştuğu Kurmancçayı görmezlikten geliyor. Açıktır ki “Dersim Dili” diye bir dil yok, terim uydurmadır. Dersim’de, bahsi geçen Kürtçenin her iki lehçesine ek olarak, yaklaşık yüz yıl öncesine kadar Ermenice de yaygın olarak konuşulan dillerdendi.

“Madde 6”da Zazaca’nın konuşulduğu yerleri sıralarken, “… Zazaca sadece Türkiye’de konuşulmuyor. İran’da da en az 1 milyon insanın Zazaca konuştuğu biliniyor. Bunların küçük bir bölümü, Çaldıran Savaşı’ndan sonra Anadolu’dan kaçan Türkmen aşiretleridir.”

Hürriyet yazarı somut bilgi vermediği için “İran’da Zazaca konuşan 1 milyon civarında kişi” ile kimleri kastettiğini, bunların Zazaca konuştuklarının hangi yolla tespit edildiğini bilmiyoruz. Ama Şerefname’de, Cizre bölgesinden İran Azerbaycanı’nın Xoy (Hoy) bölgesine göç eden Dımılilerden bahsediliyor. Aynı kaynağa göre bunlar, zamanla kendi dillerini unutarak Azerice konuşmaya başlamışlar. Bir çok yazılı kaynakta bunlar için “Kızılbaş Kürtler” terimi kullanılıyor.

“Madde 7”de, yazar, “Dersim denince de akla 126 aşiret ve boyun birleşmesi gelir. Bunların hepsi Zaza değil. İçlerinde Türkmen aşiretleri de var.

Bu aşiretlerin hepsinin tarihsel hikayesi farklı olduğu için hepsini ayrı ayrı ele almak gerekir.” diyor.

Tabi sık sık yaptığı gibi, yazar burada da havaya bir şeyler yazmaya çalışıyor. Bir kere, Dersim’in 126 aşiret ve boydan oluştuğuna ilişkin kanıt ne? Bunu kim, nasıl saptamış? Bu konuda kesin sayı verebilmek için, en azından Dersim’in sınırlarının açık olarak saptanması gerektiği açıktır. Oysa böyle bir belirleme yok. Bu konuda, birbirinden farklı görüşler var.

Beri taraftan, Dersim’de Türkmen aşiretleri bulunduğuna ilişkin olarak da elde sağlıklı her hangi bir kanıt yok, sadece bazı Türkçüler tarafından ileri sürülen kimi kanıtsız söylenti ve varsayımlar var.

“Dersim uzmanı” yazar, burada Dersim’de yaşamakta olan ve Kurmancça konuşan Kürtleri de bir kez daha görmezlikten geliyor.

Yazar, devamla “Geliş tarihleri farklı olsa da Dersim bölgesindeki Zazaların büyük çoğunluğu Alevi’dir. Fakat Sünni olan Zazaların bulunduğunu da eklemeliyiz. Örneğin, Cibranlı Halit Bey, Sünni bir Zaza Kürdü’ydü.”

Oysa;

1) Dersim’de Kırmancça (Zazaca) konuşanların büyük çoğunluğu değil, tamamı Alevidir.

2) Cibranlı Halit Bey Kırmanc (Zaza) değil, Kurmancça konuşan Kürtlerdendir ve ayrıca Dersimli de değildir.

“Madde 8) ‘Tunceli’ adı ne zaman verildi?” Bu konuda Soner Yalçın, Vakit Gazetesi yazarı Abdurrahman Dilipak’ın bir yanlışını düzeltirken haklıdır. Dersim’e “Tunceli” adı1935 yılında çıkartılan bir kanunla verildi.

Ama yazar burada Dersim-Osmanlı ve Dersim-Cumhuriyet ilişkisi üzerinde dururken, resmi tarihin bilinen gerçekdışı iddialarını ya da yalanlarını gözü kapalı şekilde artarda sıralıyor. Ona göre, Cumhuriyet yönetimi “Doğu ve Güneydoğu’nun tamamı gibi Dersim`de de reformlar yapmak istemiş ve çıkarları bozulan ağalar, aşiret reisleri ve seyitler ise buna karşı çıkıp isyan etmişler, devletin sert önlemleri de bu yüzden devreye girmiş vs. Dersin ki bir ilk okulda öğrencilere tarih dersi anlatıyor Yalçın!

“Madde 9) Atatürk’ü seviyorlar mı?“

a) Yazarın iddialarının tersine Dersimliler “Kurtuluş Savaşı” diye adlandırılan Türk-Yunan savaşında Türk tarafına kayda değer bir destek sunmadılar. Onlar ne asker verdiler, ne de bir kuruş para. Tersine hızla toparlanıp örgütlendiler ve Ankara Hükümeti’nden Kürt ulusal taleplerine saygı göstermesini istediler. Somut bir yanıt alamayınca da silaha sarılarak savaşmaya başladılar. 1921 yılı başlarındaki Koçkiri başkaldırısı, bu taleplerin hayata geçirilmek istenmesinden başka bir şey değildi. M. Kemal yönetimi ise bu başkaldırıyı ancak acımasız bir katliamla bastırabildi.

b) Dersim’den milletvekili olarak Ankara’ya götürülenler, atanmış kişilerdi ve kitlesel güçleri yok denecek kadar azdı. Zaten onlar Dersim’de kayda değer bir otoriteye sahip olsalardı, 1921 Koçkiri ayaklanması kolay kolay yaşanmazdı. Kaldı ki bunların en önde gelenlerinden Hasan Hayri 1925’te Elazığ’da idam edildi. Miçê Zeyni 1938’de kurşuna dizildi. Daha önce ölmüş olan Diyap Ağa’nın torunu ile öteki bazı aile bireyleri yine 1938 yılında kurşuna dizildiler, arkasından köyleri yakılıp yıkıldı ve geriye kalanlar da sürgün edildiler.

Hürriyet yazarına acizane tavsiyemiz, Dersimlilerin “Kurtuluş Savaşı”na ilişkin tutumları ile ilgili gerçeği öğrenebilmesi için bölgede kolordu komutanlığı yapmış olan general Kazım Karabekir’i, Erzincan Valisi Ali Kemal’i, Şevket Süreyya’yı, emekli Albay Nazmi Sevgen’i, devlete ait gizli raporları ve tabi tahammülü varsa M. Nuri Dersimi’yi okusun.

d) Yazar, “Sivas ve Erzurum kongrelerinde 250 Zaza gönüllü koruyuculuk yaptı”, derken de kaynak göstermiyor. Ancak hemen belirtelim ki bu bilgi doğru değil. Bu saptama, insana, Cemal Şener ve Ali Kaya gibi resmi yazarların desteksiz atışlarını hatırlatıyor.

Kaldı ki devlet, Dersim ve çevre bölgelerden her hangi bir aşiretle uzlaşıp bir miktar korucu temin etse bile, bunun, Dersim’in genel olarak onu desteklediği anlamına gelmeyeceği açıktır.

Benim çocukluk ve gençlik yıllarımda, Dersim’de halk arasında en çok anlatılan olayların başında, 1. Dünya Savaşı yıllarında Dersim-Osmanlı ve Dersim-Rus ilişkileri gelirdi. O dönem silah atan, yaralanan ve ölen bir çok Dersimli ismen biliniyor, anlatılıyordu. Üstelik yaşamını yitirmiş olanlar üzerine yakılmış ve bu gün hâlâ söylenen pek çok ağıt var. Ancak Mustafa Kemal’in başını çektiği Türk-Yunan savaşına kendi yöremden katılmış bir tek kişinin adından bahsedildiğine hiç şahit olmadım, ki bu gün hâlâ durum böyledir.

e) Dersim’de 1937-38’i anlatan bir hayli ağıt var ve bunlardan bir tanesinde bile M. Kemal ilgili bir tek pozitif sözcük yer almaz. Ama onun zulmünden bol bol bahsedilir. Bu türkülerde, Dersim’deki zulmü yapanlar “zındık”, “kafir”, “Mervan soyu” ya da “Yezit soyu” gibi terimlerle nitelendirilirler. Yaşananlar, sık sık Kerbela olayına benzetilir. “Mervan soyu” ya da “Yezit soyu”nun, alevi Dersimliler arasında en ağır derecede hakaret ifade eden sözcükler oldukları göz önüne alınırsa, onların T.C. yöneticilerine bakış açıları da rahatça anlaşılır. Ayrıca Dersim’de Mustafa Kemal’in lakabı “Misto Kor”dur, bunu da unutmamak gerekir.

Ne var ki gerek asimilasyon ve gerekse korkunun etkisiyle, zamanla Mustafa Kemal için pozitif şeyler söyleyen, onun 1938 katliamından haberi olmadığını ve bu arada alevi olduğunu iddia eden Dersimliler de ortaya çıktı. Dersimlilerin uğradıkları zulme başkaları uğrasalardı acaba durum farklı olur muydu? Hiç sanmıyorum. Belli hallerde kendisine zulüm edenlerin gölgesine sığınarak kurtuluş çaresi aramak, insanoğluna ait özelliklerdendir. Sayısı fazla olmayan söz konusu Dersimlilerin tutumunu da bu çerçevede değerlendirmek gerekir.

e) Yalçın`ın, “Mustafa Kemal’in Alevileri özgürleştirdi” tarzındaki belirlemesi de resmi bir propaganda cümlesi olmaktan öte her hangi bir anlam ifade etmiyor. Tersine M. Kemal, Aleviliğin bir inanç olarak belgelere yansımasına bile karşı çıktı, Alevi sözcüğünün resmiyette kullanılmasını yasakladı. Alevi inanç ve gelenekleri, onun döneminde de “ilkel, cehalet ve gerilik göstergesi şeyler” olarak nitelendirildi, Alevi din adamları bu yüzden horlanıp cezalara çarptırıldılar. Özellikle Dersim’de Alevilere ait kutsal nesne ve yerlere karşı saygısızlığın her türlüsü yapıldı, ki buna yakıp yıkmak da dahildi.

Öte yandan, İmam Hatip okullarının temelini M. Kemal attı, İlahiyat Fakültesi ile Diyanet İşleri Başkanlığı’nı o kurdu. Alevilerin Sünnileştirilmesine ilişkin en kapsamlı asimilasyon programı onun zamanında yapıldı vs.

Bütün bunlar, Alevileri özgürleştirmek için miydi acaba? Eğer Aleviler özgürleştirildiyseler, o gün bu gün Alevilerin yüz yüze kaldığı bunca sorun neyin nesidir?

“Madde 10) Dersimliler Niye Ayaklandı?”

Bu konuda da yazar, Kemalist yönetimi aklama uğruna en sıradan gerçekleri tersyüz etmekten geri kalmıyor, bu amaçla bir dizi balon uçuruyor. Örneğin;

Balon 1: Yazar 1937-38 yıllarında Dersim’de olanları aktarırken “Temel sebep; ülkenin batısını siyasi, iktisadi ve kültürel olarak ‘modernize eden’ Cumhuriyet yönetiminin, artık ülkenin doğusuna da el atmasıydı”, diyor.

İyi de, Ankara hükümetinin, Yalçın Soner’in “Ülkenin Doğusu” dediği Kuzey Kürdistan’a el atması, “ülkenin batısını siyasi, iktisadi ve kültürel olarak `modernize ettikten` sonra mı ortaya çıktı? Değil elbet. Bu sorun, M. Kemal daha bir aktör olarak sahnede yokken vardı, onun iktidarının ilk gününden son gününe kadar da var olmaya devam etti. Unutmamak gerekir ki Ankara hükümetinin ancak büyük bir katliamla bastırabildiği Batı Dersim (Koçkiri) Kürt ulusal başkaldırısının tarihi 1921 başlarıdır.

Balon 2: “Cumhuriyet, bölgedeki yoksulluğu-geri kalmışlığı ortadan kaldırmak istiyordu. O küçük bütçesine rağmen 4 milyon lira ayırmıştı. Bununla yollar, köprüler yapmayı planlıyordu.”

Kuşku yok ki Cumhuriyet yöneticilerinin yazarın ileri sürdüğü gibi, Kürdistan’da ekonomiyi geliştirmek ve toplumu modernleştirmek gibi bir amacı hiç bir zaman olmadı. Tersine, bölgeyi ekonomik, sosyal ve kültürel olarak geri bıraktırmak, Kemalist devletin değişmez politik hedefi oldu. Bu bakımdan, Dersim’de yapılan yol ve köprülerin kalkınmayla ilgisi yoktu. Bunlar, tamamen askerî amaçlarla sürdürülen çabalardı. Ankara hükümeti bu yol ve köprüleri, Dersimlileri katledecek ölüm makinelerini geçirmek için yapıyordu ki bu da haklı olarak Dersim’de korku ve huzursuzluğa neden oluyordu.

Balon 3: “… Bölgeye ‘el atma’nın siyasi nedeni ise; Cumhuriyet’in, ağa ve şeyhlerin hüküm sürdüğü feodalizmi tasfiye etmek istemesiydi. Atatürk aşiret sisteminin yıkılmasını ve toprak reformu yapılmasını istiyordu.”

Mustafa Kemal yönetiminin Kürdistan’da feodalizmi tasfiye etme şeklinde bir çabası hiç bir zaman olmadı. Tersine, Kemalistler ancak feodallerle işbirliği yaparak, onlara avantajlar sağlayarak Kürtleri kontrol altında tutabileceklerinin bilincinde idiler ve bu politika, bu gün hâlâ değişmiş değil. Devletin, çatışma içerisinde olduğu Kürt egemenleri iki gruptu: Birinci grup, Kemalist iktidarın ırkçı şoven politikasına, buna bağlı baskı ve zulmüne karşı olanlar, ikinci grup ise, ne olur, ne olmaz, ilerisi için tehlikeli olabilirler düşüncesiyle devletin defterlerini dürmeyi gerekli gördüğü kesimlerdi.

Balon 4:) “Meselenin kültürel ayağı da vardı. Dersim halkını Kürtleşmiş Türk olarak görüyorlardı. Mecburi iskan yasası çıkarılarak, Dersim aşiretlerinin Türklerin yoğun yaşadığı bölgelere göndererek Türkleşmesinin sağlanacağını planlıyorlardı.”

Devletin kimi görevlileri Dersimlilerin Türklüklerinden bahsetseler bile, bunlar sıradan propaganda amaçlı sözlerden öte bir şey değildi. Tersine devlet, Dersimlilerin Kürtlüklerini de, bundan kaynaklanan hak taleplerini de iyi biliyordu, ki üst düzey yöneticilerin hazırladıkları tüm raporlarda bu gerçek sürekli vurgulanmaktaydı. Bu bakımdan, devletin Dersimlileri sürgün etmek istemesi, bir bölge ile sınırlı olmayan, Kürt halkının tamamını kapsayan zoraki asimilasyon politikasını hayta geçirmeye yönelik bir adımdı.

Balon 5: “Cumhuriyet kadroları reformları hayata geçirme konusunda ikiye bölündü; Vali Cemal Bey gibi uzlaşmadan yana olanlarla, Umum Müfettişi İbrahim Tali gibi sert tedbirlerin alınmasından yana olanlar arasında.”

Reformlar konusunda yöneticilerin ikiye bölündüklerini söylemek gerçekçi değil. Yöneticiler arasında bu açıdan gözle görülecek her hangi bir fark yok. Aslen Alevi olan Ali Cemal’in, 1926 yılında yazdığı ve Dersim’de yaşam seviyesinin yükseltilmesine ilişkin önlemler içeren raporu bu bakımdan bir istisnadır. Zaten sonraki dönemlerde Valinin kendisi de konuyu bir daha gündeme getirmiyor. Devletin tepesinin tespit ettiği Kürt politikası ve onun bir parçası olan Dersim’e ilişkin hedef tektir: Baskı, şiddet ve asimilasyon yoluyla yöre halkını sindirme ve yok etme!

1937-38’de Dersim’de yaşanan şey, Cumhuriyet’in kuruluşundan hemen sonra kararlaştırılan ve adım adım hazırlıkları yapılan planlı bir soykırımdır. Dersimliler, olmayan reform ve modernleşme çabalarına karşı çıktıkları için değil, tersine modern bir toplumda insanların sahip oldukları ve bu gün de uluslararası hukuk tarafından garanti altına alınmış olan temel insani hakları istedikleri için Ankara’nın ırkçı yönetimi tarafından katledildiler. Üstelik o yıllarda ortada bir isyan falan da yoktu. Bu tamamen resmi otoritelerin bir yalanıdır.

Kaldı ki Kürt toplumunda feodal ilişkiler, aşiretçi yapıdan kaynaklanan sorunlar olsa bile buna çözüm bulmak, Osmanlı sömürgeciliğinin mirasçısı olan Ankara’daki Kemalist yönetimin işi değildi. Bunu yapma işi ve görevi, Kürt halkının kendisine, onun meşru temsilcilerine aitti. Açıktır ki Kemalistlerin Kürdistan’daki varlığı da, yaptıkları da baştan sona kadar gayrimeşru bir sömürgeci zorbalık olayı olmaktan öte bir şey değildi.

Diğer taraftan, bir yerde isyan olsa bile bu, her hangi bir güce, beşikteki bebekten başlayarak bir halkı topyekun yok etme hakkını vermez. Soner Yalçın dahil, hiç kimse, hiç bir koşul altında bu tür bir barbarlığı meşru gösterme hakkına sahip değil. Ayrıca bu işler “Anadolu Kavimler Kapısıdır” gibisinden demagoji çeşitlemeleriyle geçiştirilecek türden de değil. Ortada somut bir tarihi olay, bir insanlık trajedisi var ve sorumluluğu olan her kurum ve kuruluşun ya da her kesin bundan payına düşeni alması gerekir. Bu gün hâlâ Kürt çocuklarına, atalarının katilleri kurtarıcı kahramanlar olarak tanıtılıyor; her yerde onların fotoğrafları, heykelleri, sözleri ve adları var. Bu demektir ki o soykırımcı anlayış halen ortadan kalkmış değil, tüm canlılığıyla yaşamaya devam ediyor.

Biz, Soner Yalçın’ın bütün bu gerçeklerden habersiz olduğunu düşünmüyoruz elbet. Tersine, o, bu ve benzeri olaylara ilişkin gerçekleri biliyor. Biliyor ama görevi gereği olanları değil, söylemesi gerekenleri yazıyor; resmi tarihin tezleri ile adam kandırmaya çalışıyor. Kalemi, sömürgeciliğin, soykırımlara varan baskı ve zulmün hizmetindedir onun.

Bu yazı (http://www.zazaki.net/haber/soner-yalcinin-dersim-derslerine-dair-343.htm9sitesinden alıntıdır.


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.

Diğer 101 takipçiye katılın