Kartepe şahsında Medya sirkinin soytarılarına birkaç soru

15/11/2011

“Bu son olay hem bu terör eylemlerine kalkışırken medyayı cepte keklik görenlere, hem de hâlâ medya sirkinin soytarılığına soyunanlara iyi ders olur” Cüneyt Özdemir

Üstteki yazı Cüneyt özdemir’in kartepe gemisinin kaçırılış ertesinde kaleme aldığı …son dakikalar nasıl kaldırıldı başlıklı yazısından bir bölüm, şöyle yazıya başlamıştı Özdemir, sivillere yönelik eylemlere giderken aklında medyayı çatır çatır kullanırım diye düşünenlerin de artık o devrin bittiğini bilmesi gerekiyor….
Oysa gemi kaçırıldığı anda twitter’da “kaçırılan Deniz otobüsünde bu yazıyı okuyan varsa canlı yayına alayım” diyordu, neyse meselemiz Özdemir “halleri” değil…

“Medya güçlü bir ahlâki (etik) temel üstünde yükseliyorsa, kamuoyu oluşturmak gibi ‘kuşkulu’ bir hedefe değil, kamuoyunun özgürce oluşmasına katkıda bulunmaya yönelir.”1


Mesele iktidarların pervasızlığına ortak olan medyanın toplumu “bilinçsizce” uçuruma sürüklemesi ve bundan zevk almasıdır…

1990’lı yıllara rahmet okutacak kanlı bir sürece girerken bilindiği üzere Öcalan yüz günü aşkın süredir avukatlarıyla görüştürülmüyor, Devlet bilinçli bir tecrit izolasyon uyguluyor, tecrit başladığında yükselen tepkiler en son binlerce İnsan’ın Gemlik yürüyüşüyle durumu protesto etmek için yollara dökülmesiyle sonuçlandı, olağan üstü güvenlik önlemleri ve gözaltılar yürüyüşü engelledi. Öncesinde başta Bdp olmak üzere birçok kesimin durumun vahametine karşı onlarca açıklaması… Hiçbir şey İktidarın bu tecridi kaldırmasına yetmedi…
Medya bu tehlikeli süreci, Bdp provokasyonu, kalkışma başlıklarıyla gizlemeye çalıştı, olayın nedenine dair “aklı başında” tek bir haber bile geçmedi.

En son Kartepe deniz otobüsü kaçırıldığında olayın seyri değişmeye başladı, gemi kaçırıldıktan kısa bir süre Rotasını İmralıya çevirdiğine dair bilgiler uçuşmaya başladı, muhtemelen de öyleydi, eylemcinin Öcalanı kaçırması mümkün olmayacağına göre, beli ki eylem Öcalan’ın tecridini duyurmayı hedefliyordu…
Medya “talimatla” sansür uygulamaya başladığı anda eylem bitmişti, eylem gemiye girilip eylemcinin “infazıyla” sonuçlandı…

Peki, Medya’nın bir Mahkûma yapılan tecridi protesto etmeyi amaçlayan bir eylemi duyurmasının ne gibi sakıncaları var?
Bunu duyurmamasının topluma katkısı nedir?

PKK tecridi protesto etmek dışında bir sonuç alamayacağı bir eylem için bir elemanını neden feda etti?

Yüz günü aşkın süredir süren tecrit süresince adım adım yükselen tepkilerin ulaştığı son nokta gemi kaçırma eylemi midir?

Medya uyguladığı sansür-sonuç ile eylemin başka bir evreye geçmesine katkı sunmuş mudur?

Bir mahkûma(sistematik olarak birçok mahkûma) uygulanan tecrid(ler)i, eylem, miting, basın açıklaması ve tepkilere dahi gerek kalmadan meslek ilkeleri ve habercilik açısından işlemesi gereken Medya’nın böbürlenerek sansür uygulaması(belki de eylemcinin ölümüne neden olması) doğrumudur?

Süreç….Basın açıklamaları, yürüyüşler, gemlikte miting, gemi eylemiyle sonuçlandı.Bu eylemin İmralı Tecridi konusunda İktidardan umudunu kesen Pkk’nin Medya aracılığıyla son bir girişimi olabilir mi?

Medya’nın Sansür tavrı, adım adım yükselen, sertleşen, değişen eylemler kanlı bir noktaya evirir mi?
Böyle bir durumda medya “önlenebilecek” bir durumun(ölümlerin) yaratıcısı-sorumlusu olmayacak mı?…


Kandil bombardımanı: Apoletli Medya Bis! -Ragıp Duran

24/08/2011

İSTANBUL – Bıçak kemiğe dayanmış ve sabır tükenmişti. Üstelik söz de bitmiş uygulama başlamıştı. Daha önce de terörizme karşı zaten yeni strateji ilan edilmişti. Çıka çıka Kandil bombardımanı çıktı tüm bu sinirli milliyetçi söylemden. Üstelik de 6 günlük operasyon PKK’ye göre başarısız. Ama bizim medyaya inanacak olursak… Durum vahim

Türk egemen medyası, Silvan olaylarıyla başlayan son süreçte, klasik/geleneksel yani temel gazetecilik ilkelerini ve yaklaşımını bir kez daha açık açık ihlal ederken, propaganda ağırlıklı yayınlarıyla iktidar-medya ilişkilerinde eski dönemin sürdüğünü sergiledi.

Gazeteciliğin temel işlevi, meydana gelen bir olay konusunda, kamu çıkarını gözeterek, mümkün olan en doğru, en ayrıntılı bir şekilde (Ve tabi ki inandırıcı, güvenilir, dengeli ve hızlı bir yöntemle), tüm tarafların görüşlerini vererek, yurttaşları/okurları bilgilendirmek, aydınlatmak.

Ne var ki, Silvan olaylarından Kandil’in 6. gün bombalanmasına kadar geçen süre içinde, Türk egemen medyası, mevcut iktidar yanlısı medyanın ‘Ergenekon dönemi’ olarak adlandırdığı zamanda kullanılan bütün manşet, başlık, spotları bir kez daha kullandı. Adeta hepsi arşivden… Ergenekon karşıtı köşe yazarları da, darbecilik ve askerperverlikle suçladıkları eski köşe yazarlarının tüm klişelerini ve yaklaşımlarını tekrar etmekte beis görmedi. Kürt karşıtlığı, AKP ile Ergenekon dönemi yönetimlerin ortak paydası, ortak zemini. Ha Ali Veli, ha Veli Ali… Bu aralar ‘İslamcı kesimin Emin Çölaşanlarından’ söz edilmesi tesadüf olmasa gerek.

Burada iki mesele var:

Vakti zamanında, utangaç bir uslûpla da olsa Çiller/Güreş döneminin sınırötesi harekatlarına karşı çıkan kalemler, bugün bu harekatları can-ı gönülden destekliyor. ‘Yeni dönem’, ‘Terörizme karşı yeni strateji’ safsataları altında, Kürt meselesine hala salt güvenlikçi gözlükle baktıklarını, milliyetçi söyleme sarıldıklarını üstelik de şiddet övgüsü yaparak kanıtlıyor. Cengiz Aktar’ın AKP ideolojisine uygun bulduğu anlamlı bir etiket var: İslamcı Kemalist! Dolayısıyla bugünkü Kürt karşıtı şiddet kampanyasının eski ya da İslamcı Kemalizm’den kaynaklandığı ortaya çıkıyor. Ulus-devlette iktidara gelen, önce Diyarbakır’a gidip ‘Bu devlet size haksızlık etti’ filan diyor, sonra kafası atınca, ‘Bıçak kemiğe dayandı’, ‘Artık söz bitti, uygulama başladı’ diyor. İktidar konumu (Saygılar Mösyö Foucault!), özellikle de ileri derecede demokrasi yoksunu olunca, Kürtlerin ve barışın perspektifinden baktığınızda herhangi bir yenilik getirmiyor.

Pennslyvania Mescidine yakın yayın organlarında reklamı yapılan bu yeni dönemin nesinin yeni olduğunu henüz kimse açıklayamadı. İhsan Bal’ın açıklamaları sahada uygulanamayacak öneriler. ‘Teröristler artık öldürülmeyecekmiş, adalete teslim edilecekmiş’ (!). Tek gerekçeleri, silahlı güçlerin sivil yönetiminde ve denetiminde olması. Polisin Özel Harekat birlikleri, Süper hatta Ultra Valiler kimsenin yabancısı değil. Şiddet çözümünü savunup uygulayanın sivil ya da asker olması çok mu önemli? PKK’ye yakın kaynaklar, bu ‘yenilikleri’ eleştirmelerine rağmen, aslında personel değişikliği ve komuta mekanizmasının askeri açıdan Kürt silahlı militanlarını daha güçlü hale getireceğini öne sürüyor.

İkinci mesele şu: 1925’den bu yana çözülemeyen Kürt meselesine, binlerce siyasetçiyi hapse tıkmakla, seçilmiş milletvekillerini Meclis’e sokmamakla, Kandil’i bombalamakla ya da yeni tutuklama kampanyalarıyla çözüm bulacağına inanmak, en hafif deyimiyle safdillik. AKP devletinin, ABD’deki üçüncü sınıf üniversitelerde master yaptı diye danışmanlığa getirdiği sivil ‘akademisyenlerle’, hepsi aynı şeyi savunsa da farklı isimlerle ekrana çıkan kıymeti kendinden menkul askeri strateji uzmanları, Atatürk, İnönü, Bayar, Gürsel…vs… dönemlerinde denenip herhangi bir başarı sağlayamadığı gibi sorunu daha da çetrefil hale getiren şiddet çözümünün çıkmaz olduğunu, geçersiz olduğunu bilmiyor mu?

Maksat, asker kayıpları nedeniyle morali bozulan Türk kamuoyunun, amiyane tabirle ‘milliyetçi gazını almak’ ise, bu da amacına pek ulaşmıyor. Çünkü, önce ‘Kandil’i BBG evi gibi gözetliyoruz’ diyen bir askeri yetkili, emekli olunca, ‘Kandil’e üç ordu göndersek de sonuç alınamaz’ mealinde açıklamalar yapmıştı.

Arada bir de, Murat Karayılan’ı belki 5. kez yakalayan mümtaz Türk medyası, bu haber çarpıtmasını haklı göstermek için 2-3 gün boyunca ‘Karayılan muamması’ başlıklarıyla kıvırdı. Şemdin Sakık ve Abdullah Öcalan yakalandı. Halen içeride çok sayıda PKK’li var. Vakti zamanında Şeyh Said ile Seyit Rıza idam edilmişti. İhsan Nuri trafik kazasında öldü. Şimdi bugün Karayılan yakalansa, Kürt meselesi çözülecek mi ki? Azadi ve Hoybun bugün artık sadece tarih sayfalarında. Kürt meselesi yok mu?

PKK kaynaklarına yakın medya organları, Karayılan konusundaki spekülasyonlara son verecek girişimi 23 Ağustos Salı öğlen saatlerine kadar atmadı. Bülent Arınç da bu nedenle hala ombudsmanlık görünümünde kuşku yayabiliyor. İran-Karayılan ilişkisini Suriye perspektifiyle değerlendirmek gerek.

Gerçekten demokratik bir ülkede, böylesine geniş çaplı bir askeri propaganda hatta askeri ajitasyon harekatı yapılsa, yurttaşlık bilinci yüksek kesimler, ‘Sen bizim vergilerimizi böyle anlamsız operasyonlarda nasıl harcarsın?’ diye iktidardan hesap sorar. 6 gündür Kandil bombalanıyor (17-22 Ağustos). Kürt tarafının haberlerine ambargo koyan egemen medya, ANF’nin haberine göre bombalara maruz kalan iki kadın, iki çocuğun ölümünden bile sözetmiyor. Öldürülen 7 sivil konusunda da Türk egemen medyasında çıt yok. HPG’nin 22 Ağustos Pazartesi günü yaptığı açıklamada ‘Bombardımanlarda üç gerillanın’ yaşamını yitirdiği yolundaki bilgiyi de görmezden geliyor Türk egemen medyası. Ama Genelkurmay Başkanlığının ’90-100 ölü, yüzlerce yaralı’ haberi(!) hemen sayfalara, ekranlara taşınıyor. İki zıt kaynak arasında bu kadar büyük fark olabilir mi? 90’a 3 !

Egemen medya en zıvır zıvır işlere muhabir gönderir de böylesine önemli bir konuda kendi görüşünü yansıtamıyor.

Genelkurmay’ın servis ettiği film ve fotoğrafları hiçbir inceleme-eleştiri süzgecinden geçirmeden, olduğu gibi ekranlara, sayfalara taşımaya herhalde gazetecilik denmez. Bu faaliyet aslında Ordu Foto-Film Merkezinin görevi.

Her gazetede, televizyonda en az 2-3 magazin muhabiri var, özel olarak bir futbol takımını izleyen muhabir var, köşe yazarı deseniz kesenize bereket, ama Kürt meselesi gibi hayati bir konuda, gazete ve televizyonların merkezinde sorumlu bir editör/muhabir/uzman yok. ‘Bizim Diyarbakır’daki arkadaşlar bakıyor o meseleye’ derlerse de inanmayın, çünkü Türk egemen medyasında Kürt meselesine aslında ‘Ankara’daki arkadaşlar’ bakıyor.

Gazetecinin yapması gereken, bir dizi temel soruyu sorup, bu sorulara farklı pespektiflerden (Yani hem TSK hem de PKK açısından ama en önemlisi kamu çıkarı açısından) yanıtlar aramak olmalı. Mesela:

- Silvan olaylarıyla ilgili olarak TSK’nın raporları – ki askeriyenin bariz bir şekilde hatalı olduğunu belirtiyor- neden sadece bir gün haber yapıldı? Görevden alınan komutanlarla ilgili olarak neden haber takibi yapılmadı?

- Kandil harekatının amacı, yararı ve olumsuz yanları nelerdir?

- PKK ile BDP arasında, İmralı ile Kandil arasında ne tür ilişkiler vardır?

- TSK’nın yeni komuta kademesi ile siyasi iktidar arasındaki ilişkiler nedir?

Örneğin bu dört soruya, köşe sahibi olduğu için, her gün farklı bir konuda ahkam kesen her kalem sahibi öyle kolay kolay yanıt bulamaz. Bu soruların yanıtları, bazı askeri/teknik bilgiler gerektirdiği gibi, farklı uzmanların görüş ve yorumlarıyla ele alınmalı. Keza farklı, yani çatışan tarafların siyasi tahlilleri de önemli. Gazetecilik esas olarak fikir/kanaat değil, bilgi ve belge okuma/inceleme/tahlil etme mesleği… Gazetecilik ayrıca esas olarak savaş değil barış mesleğidir. Gazetecilik daha çok sayıda insan ölsün diye değil, barış olsun, huzur olsun diye yapılır. Bu, siyasi-ideolojik bir tercih değil. Bu, mesleki bir tercih. Çünkü topların, tankların, avcı bombardıman uçaklarının kol gezdiği bir ortamda bizim mikrofon, kamera ve kalemlerimizin sesi duyulmaz!

Türkiye’de Kürt meselesi gündeme geldiğinde gazetecilik yapılacağına, Vatan Millet Sakarya propagandası görünümünde Kürt düşmanlığı ve şiddet övgüsü yapılıyor bizim egemen medyada. Çünkü bu kolay bir faaliyet. Ayrıca da, medya mülkiyet yapısı ve ideolojik bağımlılık hesaba katıldığında bu yaklaşım, mecburi yaklaşım. Yeni Şafak gazetesi, katil diye BDP’lileri hedef gösteriyorsa, bu yayın, bir sonraki adım için zemin hazırlamak anlamına gelir. Köşe yazarı mı, polis mi, cemaatin ulak oğlanı mı belli değil, biri kalkıp, ‘PKK bir binbaşıyı esir aldı’ diye yazarsa, ve bu askeri-medyatik bombardıman altında kimse bunun hesabını sormazsa, gazetecilik mesleği pek mahzun…

Ekranları, manşetleri hatta tüm sayfaları silah fuarı broşürleri gibi donatmak, resmi şiddeti meşrulaştırmak için binbir takla atan akademik ünvanlı ya da kendisini strateji uzmanı ilan eden (Aşağı yukarı herkes!) kişilerin görüşlerinden medet ummak, Kürt sorununun çözümsüzlüğünü ‘sürdürülebilir’ hale getirmekten başka bir işe daha yarıyor: Kürt düşmanlığını yaygınlaştırmak.

Sadece Silvan sonrası gelişmeler değil, baştan beri, yani 1925’den bu yana Türk egemen medyası (Akademiası da) şu kilit konu ve sorulara eğilmediği için milliyetçiliğin, militarizmin, şiddetin pençesinden kurtulamıyor:

- Kürtler bu devletin gerçekten hakiki/eşit yurttaşları mı? Kendilerini öyle hissetmiyorlarsa neden?

- Kürtler 1925’den bu yana sorunlarını, taleplerini neden ancak dağa çıkarak, şiddete başvurarak açıklayabildiler?

- Kürtler bugün ne istiyor?

- AKP’nin Kürt Açılımı nedir? Neyi amaçlıyor?

- Öcalan’ın Yol haritası nedir? Protokol metinleri neleri içeriyor?

- Öcalan, İmralı’daki görüşmeleri kendi açısından açıklıyor, yorumluyor. Devlet kanadı bu görüşmeleri nasıl değerlendiriyor? Neden sessizlik var?

- Kürt sorunu barışçı bir şekilde çözülmezse, ne gibi sonuçlar ortaya çıkabilir?

Bu soruları sorabilmek, bu konuları açabilmek için medyanın bağımsız ve özgür olabilmesi gerekiyordu. Bu soruları sormak ve yanıt aramak da kaçınılmaz olarak kahve sohbeti değil ciddi uzmanlık gerektiren bir alan. İlginçtir, aslında bu soruları, medya ve akademia’dan önce bizatihi devletin sorması, irdelemesi, yorumlaması gerekirdi. Hatta yanıtlar üretmesi lazımdı. E Devlet Baba bunu şimdiye kadar yapmadıysa medyatik yavrucuğu neden yapsın ki?

Yine de bu kez, geçmişteki sınır ötesi operasyonlara oranla, az da olsa bir-iki olumlu gelişmeye tanık olduk. Mesela Can Ataklı gibi bir yazar, telefonla katıldığı bir TV programında, mealen, ‘Kandil’i bombalayacaksın da ne olacak? Benim için, Silvan saldırısını gerçekleştiren teröristlerin yakalanması çok daha önemli ‘ diyerek, güvenlikçi yaklaşımı savunurken bile, Kandil harekatının anlamsızlığını ifade etmiş oldu. Radikal gazetesinin manşetten verdiği, hayatını kaybeden binbaşının babasının ‘Meseleyi ölüm değil siyaset çözer’ şeklindeki açıklaması da anlamlı.

Kandil operasyonunda TSK’nın beklediği sonucu alamaması konusunda bahane olarak tehlikeli bir haber çarpıtma örneği, Bugün gazetesinde çıktı: Efendim, TSK’nın üst kademesinden Ergenekoncular, PKK’ye harekattan önce istihbarat sızdırmışmış! Kaynağı, bilgisi, belgesi olmayan bu iddia, bir köşe yazısında yayınlandı. TSK’nın darbeci geleneğini biliyorduk, bu yazı ile TSK’nın bir de PKK kanadı hakkında bilgi sahibi olduk! Okurun bu tür asparagaslara inanmasını beklemek, ya alemi cahil sanmakla ya da iktidar gururunun densizliğiyle açıklanabilir ancak.

Olumlu gelişme kategorisinden olmasa da, Flash TV’de ana haber bülteninde, Genelkurmay’ın bombardıman uçaklarının hedefleri vururken çektiği görüntülerin altına Arapça (?) maç anlatım sesi döşeyip, hedefler vurulduğunda Gooool diye bağıran spiker montajı, milliyetçilik vahametinin, Rambo Gazeteciliğin boyutlarını göstermesi açısından ilginç. Flash TV ana haber bülteni sunucusunun, jetlerin hedefleri bombalamasını, milli takımın rakip takıma gol atmasına benzetmesi (Bu benzetmenin telifini dönemin Olağanüstü Hal Bölge Valisi Hayrettin Kozakçıoğlu’na ödemek gerek), en milliyetçi ve en şiddet yanlısı medya olan ayrıca da çok sık militarist söylem kullanan spor medyasına bir saygı selamıydı herhalde. Flash TV’nin bu yayını, egemen medya tarafından bile eleştirildiğine göre, Kandil bombardımanının medyatik versiyonunun ne kadar sulandırıldığına iyi bir örnek.

Egemen medya bu tutumuyla, bu yayınlarıyla, geniş okur kesimi nezdinde sürekli olarak puan kaybediyor. Çünkü güvenirliği ve inandırıcılığı her geçen gün azalıyor. PKK kampları yıllardır bombalanıyor buna karşılık PKK de yıllardır hedef bildiği TSK’ya yönelik operasyonlarını sürdürüyor. Mevcut iktidar yanlısı medya organları olsun, Kürt karşıtı kadim medya organları olsun, Kürt karşıtlığından, savaşperver davranışlarından vazgeçmediği sürece gazetecilik/habercilik yapamaz, yapamıyor da zaten. Medya, şiddetin çözüm olmadığını, milliyetçiliğin ve militarizmin savaş anlamına geldiğini kabul ettiği gün, düzgün habercilik yapmaya başlayabilecek. Barış Gazeteciliği diye giderek gelişen bir ekolden haberdar olan kaç gazeteci, kaç editör, kaç yazı işleri müdürü, köşe yazarı ya da Genel Yayın Yönetmeni var acaba Türkiye’de?

Önümüzdeki yakın dönemde, Kandil Operasyonunun, Blok’tan seçilen milletvekillerini de içeren geniş kapsamlı bir gözaltı kampanyası ile süreceğine dair söylentiler var. İktidar, böyle bir operasyonu göze alma cüretini gösteriyorsa, güney komşumuz Suriye yönetimine özeniyor, anlamına gelir. Hiç tavsiye edilmez! Yurtiçi ve yurtdışı tepkileri bir yana, PKK’yi güçlendirebilecek bu adım karşısında, egemen Türk medyasının yayınlarını şimdiden öngörmek mümkün. KCK operasyonu gibi olumsuz bir örnek de var yakın geçmişimizde.

Aslında, temel faktör, egemen medyanın siyasi iktidardan, siyasi, ideolojik, maddi ve manevi olarak bağımsız ve özgür olmaması. Aksi takdirde, şimdiye kadar muhalif kalemlerin, kenarda köşede bin kez yazıp söylediği şu gerçeği iktidar da çoktan kavrar, kabul eder ve uygulardı:

Türkiye’de askeriyenin vesayetini kırmanın en önemli aracı Kürt meselesini barışçı yoldan çözmektir.

RAGIP DURAN

Kaynak: http://apoletlimedya.blogspot.com/


AKP KAOS PLANI

19/04/2011


Seçimlere giderken partiler, kurguladıkları Türkiye ye göre adaylar belirlediler, AKP Milliyetçi, CHP şundan bundan, MHP “kafasına” göre adaylar belirledi, umut yok derken, Meclise girmemesi için baraj muhafaza edilen, hazine yardımı esirgenen, 2000 yöneticisi alıkonulan BDP, Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu ile yüreklere su serpti, seçimlere giderken umut kıvılcımları çakmaya başladı, Nasıl çakmasın ki?

Ertuğrul Kürkçü, Sırrı Süreyya Önder, geçen sene ÖDP’yle birlik olup Ufuk Uras’ı, bu sefer Emep’in genel Başkanıyla Levent Tüzel ile ortaklaşmışlardı, birçok Türkiye Sosyalist, Emek hareketleri, yetmemiş, küskün Kürtler Bloğa dâhil edilmişti, Üstüne Üstlük Leyla Zana gibi sembol bir isim, Ahmet Türk gibi akil bir adam, Mardin de bir Süryani, Mersinde bir Sosyalist, İstanbul da bir usta…

Bilindiği üzere pusuya yatan YSK, bir darbeyle BDP’nin destek verdiği bağımsız adaylar da dâhil olmak üzere 12 bağımsızı saf dışı bırakıp altından kalkılamayacak bir kaos’a imza attı, araya BDP’nin dışındaki birkaç bağımsız fukara da eklenerek, sadece size değil ha, genel bir uygulama mesajı verilmeye çalıştı, tabi biz yemedik!

Şimdi burada olayın teknik ayrıntılarına girmeyeceğim, gerekte yok bunu yapacak epeyce “kitabına uydurucu” ortaya çıkacaktır.
Karar açıklandıktan sonra sanki AKP’nin haberi yokmuş, YSK bağımsız bir organmış gibi yorumlar uçuşmaya başladı, tabi biz bunu da yemedik, AKP bunun direkt sorumlusudur.

ŞÖYLE

1) İlk önce Yurt dışında ki seçmenlerin bulundukları yerlerde oy kullanmasını seçime kadar yetiştiremeyerek YSK, AKP ile ters düşmüş görüntüsü vermeye çalıştı, Başbakan birkaç fırça attı, YSK karar kesin dedi, sonuçları bakımından fazla bir şey değiştirmeyecek bir olay, YSK ve AKP ihtilafı olarak yansıtıldı ilerde yapılacak tezgâhlar için ortam ayarlandı.

2) YSK Bağımsızlara getirdiği yüksek başvuru ücretiyle ilk adımı attı, geçen seçimde Bağımsızların isimlerini oy pusulasına dahil ederek bir oyun denemişti, Kürtler özverili çalışmayla bunu aşmışlardı, Yüksek başvuru ücretiyle BDP’nin iktidar ve YSK’nin oyunlarına karşı önlem almasını engellemeye çalıştı, zira başvuru ücreti bu denli yüksek olmasaydı, BDP her yerde yedek Bağımsızları aday yapıp böyle bir durumda onları devreye sokabilir, olası oyunları bozabilirdi, fakat yüksek maliyet bunu imkansız kıldı.

3) Leyla Zana, Hatip Dicle, Ertuğrul Kürkçü gibi adaylar, Türkiye siyasetinde İktidara bir kırılma yaşatabilir, seçimden sonrada sürmesi öngörülen Emek, Demokrasi ve Özgürlük Bloğu birlikteliği, genişleyebilir, umut olabilir, AKP’nin oyunlarını bozabilirdi.

4) En önemlisi ise, seçimlerin olası sonuçlardan biri, AKP’nin yüksek oy almasına rağmen aynı oranda Milletvekili kazanamayabileceği ve tek başına iktidar olamayabileceği ihtimaliydi, bu ihtimale karşı beş ile yirmi arası Milletvekilini yedeklemesi gerekmekteydi, Mevcut Kürt Milletvekillerini tasfiye edip “bizim oğlanları” aday yapması çoğu insanın kafasında soru işareti yaratmıştı, son tahlilde hem “Kürtlük oranı yüksek” adayları saf dışı bırakıldı, hem de YSK’nın katkısıyla onlardan fazla şakşakçıyı meclise sokabilme ihtimali doğdu, bir taşla iki kuş, ne âlâ Memleket ve ne âlâ demokrasi.

KÜRTLER NE YAPMALI?

Doğrusu bu güne kadar aydınlar hep Kürt siyasal hareketine öğüt ve şekil vermeyle meşgul oldular, sanırım artık söz bitti, Kürtler ne eylerse güzel, meşrudur, mübarektir, haktır. Sağlıcakla

Çetin Yılmaz
icdalasi@gmail.com


GERİ ZEKA VE İLERİ DEMOKRASİ

15/03/2011

Ergenekon tutuklamalarından sonra toplumun belli bir kesiminde, siyasal İktidarın Sivil, Faşist bir egemenlik kurmak istediği üzerine epeyce gürültü koparıldı, feryatlar edildi, sivil dikta veya Faşist bir diktatörlüğün egemen olmaya çalıştığını iddia edenlerin “bir önceki hali” Demokrasi olarak gördüklerini ise utançla ve hayretler içinde izledik, izliyoruz…

Devletin beynini zapt etmiş, statükocu, Kemalist, Ulusalcı kadrolar, Ergenekon Terör Örgütü adı altında tasfiye edilirken, bunların hemen hemen hepsi siyasi iktidarı darbeyle alaşağı etmek teşebbüsüyle suçlanmaktadırlar, Bu suçlamalar sadece darbenin teşebbüs haliyle ilgilidir, siyasal iktidar bu teşebbüslerin olmuşlarıyla(12 Eylül, 28 Şubat) ilgilenmemektedir, çünkü geçmişte yaşanmış darbelerle bir biçimde ilişki içindedirler, Siyasal İslamcı hareketler 12 Eylül darbesiyle güçlenmiş, 28 Şubat post modern darbesinin akabinde de iktidar olmuşlardır, darbelerin arkasında Amerika’nın olması ve sonucun en çok onlara yaraması bu sonuca(iktidar darbe ilişkisi) varmamda belirleyici olmuştur.

AKP ERGENEKONU AKLIYOR

Ergenekon diye adlandırılan çete, 1950’li yıllarda başlayan Sovyetlerin yayılmasına karşı Nato bünyesinden oluşturmuş “puştları” destekleme örgütüdür, Komünist yayılmaya karşı ne kadar sağ, Faşist, ırkçı, nasyonalist atıl uzuv var ise Antikomünist örgütlenme çerçevesinde bir araya getirilmiş, Emperyalistlerin çıkarları çerçevesinde kullanılmışlardır, şimdiki egemen bütün siyasi hareketlerin kaynağı bu çetelerdir.

Bu kirli çeteler Gladio, jitem veya farklı isimler altında özellikle son yirmi yıl içinde, doğu ve güneydoğuda binlerce cinayet işlemiş, Kürt sorunun kanserleşmesine ön ayak olmuşlardır, yine bu cinayet şebekeleri aynı mantıktaki siyasal iktidarlar tarafından kollanıp, himaye edilmişlerdir.
AKP Ergenekon’u yargılamıyor bilakis aklıyor sonucuna varmamdaki temel nedende budur, Ergenekon operasyonu çerçevesinde yargılanan insanların bir kısmı son yirmi yıldır işlenen cinayetlerin sorumlularıdırlar, buna rağmen Kürt illerinde yaşanan cinayetlerle suçlanmamaktadırlar, hatta birebir cinayetlerle ilişki içinde olanlar dışarıdadır ve yargılanmaları söz konusu bile değildir.
Olan şey, yeni bir derin devlet oluşumunda eskisinin tasfiyesidir, sorumlu tüm kadroların Ulusal mutabakat çerçevesinde Kürtlere karşı işledikleri cinayetlerle yargılanmaları Devletin yargılanmasıdır, AKP ise artık Devlettir ve kendini yargılaması eşyanın tabiatına aykırıdır.
AKP “Aklamak için yargıladığı” ve yerlerine talip olduğu eski statükocu egemen kesimleri sadece olası darbe teşebbüslerinden yargılayabilir, daha ileri gitmesine ortak efendileri olan Amerika asla müsaade etmez, olan şey efendinin çocuklarının arasındaki anlaşmazlıktır, bunun sonucunda birkaç çizik çürük kavganın doğası gereğidir, zaten Ergenekon operasyonunu yazarçizerlere, kendisine muhalif olan gazetecilere, Ergenekon’la ilişkisi olmayanlara uzatması, işi sulandırıp savsaklayacağının en büyük işaretidir.

GERİ ZEKÂLILARIN İLERİ DEMOKRASİSİ

Şu Ergenekon saflaşmasında iki karşıt kesimi incelediğimizde hiç birinin Demokrasiyi iplemediği basitçe görebiliriz, ne AKP ve onun dayandığı sağ, İslamcı kesim, nede onların karşıtı, Cumhuriyetçi, ulusalcı, Kemalist kesimler hiçbir zaman Demokrasiyi içselleştirmemişlerdir, ihtiyaçları da yoktur aslında, Ulusalcı Kemalist kesim Cumhuriyetin karakteri gereği “doğal efendilerdi” demokrasiyle hiç tanışmamışlardı.
Karşıtları AKP ve onun dayandığı sağ siyasal kesim ise, Ülkede çoğunluk olan Sünni, Müslüman ve Türklerin iktidarı aslına döndürme biçimleridir, zaten Kemalist kadrolar başka ne bekliyor olabilirler ki? Ermelileri, Kürtleri, azınlıkları, sosyalistleri ve ötekileri yok ettikten sonra elde kalan “çoğunluk mal” bu, zırlamanın pek bir manası olmasa gerek.
Gelelim şu ileri demokrasi meselesine, Demokrasi ise fazlasıyla hazımla ilgili bir konudur, alışık olmayan bünyelerde ya kabız ya da ishalle sonuçlanır, ileri ya da gerisi yoktur.

Demokrasi kısaca Halkın yönetimi, halkın kendi kendisini yönetmesi anlamına gelen siyasi yönetim biçimidir. Genel olarak, temsil, çoğunluğun yönetimi, partiler arası karşıtlık ve yarışma, alternatif hükümet şansı, kontrol, azınlık haklarına saygı gibi temel kavram ve düşüncelerle belirlenen politik sistemdir.

Söz konusu ettiğim kesimlerin Halkın yönetimine tahammülleri yoktur, hatta azınlık haklarına saygı tüylerini diken diken eder, Ulusalcıların ve Karşıtlarının ortak düşmanları Emekçiler, Sosyalistler, Kürtler, ötekiler ve aydınlardır, parti içi demokrasiye sahip olmayan, geçmişiyle bir çarpışma ve hesaplaşma yaşamayan, farklılıkları içselleştiremeyen, dayandıkları siyasi geleneklerinde kulluk ve töreden başka bir şey olmayan, hukuk metinleri kopya olan, mücadele biçimleri sistem ve statükoya yaltaklanmak olan egemen Türk siyasi hareketinin ileri diye tanımladığı biçim, ileri demokrasi değil, olsa olsa olmayan demokrasi konusunda ileri geri, boş konuşmaktır.

İktidarın propaganda amaçlı her yalan yanlış her söylemine, felsefi bir anlam yüklemeye çalışan bir kısım medya ve bir yığın salak ve sözde onların karşıtları muktedir devrik statükocular, kavram kargaşaları arasında, karşılıklı olarak cukkalarını, kursaklarını doldurmakla meşguller, sanırım ki ezilen kesimin sağlam bir tokadıyla kendilerine gelene dek, ezilenlerin bedenleri üzerinde, abdestli, abdestsiz, cumhuriyetçi, Amerikancı, Kemalist, milliyetçi ulusalcı kesimler kol kola, kimi zaman rollerini değiştirerek tepinmeye devam edeceklerdir.

FAŞİZM ÜZERİNE BİR KAÇ SÖZ
Faşizmin tanımına yönelik çalışmalar genelde faşizmi ortaya çıkartan ekonomik ve toplumsal koşulların belirlenmesi ve faşizmin iktidara geldiği ülkelerde işçi hareketlerinin ezilmesinin nedenlerinin saptanması üzerinde durur.
Marksist yazarlardan Troçki, faşizmi geç dönem kapitalizmin yapısal bunalımıyla ilişkilendirir ve toplumun bütününü totaliter bir tarzda örgütleme çabasına dayandırır. Ona göre faşist kitle hareketleri toplumsal temellerini küçük burjuvazide ve orta sınıflarda bulur.
Başta Clara Zetkin olmak üzere Komintern’e yakın yazarlar faşizmi sermayenin terörist egemenlik biçimi olarak tanımlarlar. Georgi Dimitrov’un Komintern’in 7. Kongresi’nde resmi olarak kabul edilen tarifinde de faşizm “finans kapitalin en gerici, en şovenist, en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğü” olarak tanımlanır.
Erich Fromm’un hocası Wilhelm Reich faşizme psikolojik bir açıklama getirirken Marxist yorumun salt sınıfsal bakış açısını şiddetle reddeder. Reich’a göre komünist bir devrimin tüm sınıfsal koşullarının ortaya çıktığı Almanya’da kitlenin tepkisinin yönünün komünist devrime değil de faşist partilere akması özellikle sorgulanması gereken bir çelişkidir.
Wilhelm Reich’a göre faşizm yeni bir toplumsal olgudur ve salt sınıfsal-ekonomik-altyapısal faktörlerle anlaşılamaz. Wilhelm Reich faşizmin izlerini, Alman Faşizminin üzerine çok vurgu yaptığı ailede bulur.
Aile cinselliğin, kadının ve çocukların baskılanması demektir. Cinsellik önemli bir üretici güç olduğundan onun faşist tahakküm altına alınışı, öğrenilmiş erkekliğin tırmandırılarak teşvik edilişi ve militarist söylemlerinde sıkça erkek yücelten öğelere bakıldığında faşizmin önce cinselliğin düzenlenişi üzerinde baskı yaptığı anlaşılacaktır.
Reich’a göre komünistlerin başarısızlığının sebebi politikada yani uygulamadadır. Faşistlerin “komünizm eşlerinizi ortak mülkiyete açmak demektir.” “komünistler son mal mülkünüze kadar sizi kamulaştırır” türü korkulara seslenen propagandalarında başarıya ulaştıklarını yine Reich aktarır. Reich’a göre kitleler özünde iyi olsalar da 6000 yıllık devlet deneyimleri sonunda emir almaya alışmışlardır. Özgürlükten korkan, köleliğe hızla koşan kitlelerin önce özgürlükle yeniden tanışmaları gerekmektedir. Faşizm özel bir hükümet biçimi değil, kitle psikolojisinin tarih içerisinde ortaya çıkan özel bir halidir.
Friedrich Pollock’sa tekelci kapitalizmden bahsederken aynı zamanda devletin müdahaleciliği üzerinde duruyor ve faşizmi “devlet kapitalizmi” olarak tanımlıyordu…(alıntıdır)

Çetin Yılmaz
icdalasi@gmail.com


PATLAMIŞ MISIR EŞLİĞİNDE SEYRİ AKP

04/02/2011

İNTERNET DEVRİMİ…

Kuzey Afrika’daki bu isyan halini tetikleyen şeyin internet olduğu var sayılıyor, kuşkusuz İnternetin örgütlenme, haberdar olma, etkileşim içinde olmaya çok büyük katkıları vardır, fakat son yapılan araştırmalarda sosyal medyanın sanıldığı kadar “etkileyici ve dönüştürücü” olmadığı, insanların benzeşleriyle iletişim halinde olmak adına İnternete yöneldiklerini, İnternetin etkisiyle dönüşmediklerini, genellikle siyasal, felsefi ve ideolojik bakış açılarını destekleyici kanallara yöneldiklerini ortaya koymaktadır, Tunus veya Mısırda ki isyanlarda internetin etkisi, sistemden hoşnut olmayan örgütlü kesimlerin orada ortaklaşması, haberleşmesidir, yoksa İnternet ve sosyal medya yeni bir öfke peyda etmez, yeni bir insan yaratmaz, dönüştürmez, statik olanı harekete geçirmez, ölüyü diriltmez…

KLAVUZ AKP

Tunus’ta Diktatörünü deviren isyan hali, Mısırda da ortaya çıktığında nedense Diktatör Mübareğin tahtı sallanmadan bizim Devlet yetkililerimizden pek ses seda çıkmadı, sokaklarda isyanlar sürerken, onlara model olarak pazarlanan ve BOP(Büyük Ortadoğu projesi) başkanlığı yapan bir ülkenin yumuşak(ılımlı) İslamcı hükümetinin asabi yöneticilerinden tepki yoktu, neden acep? Çok sonra kulaklarına üflenmiş gibi koro halinde başladı Mübarek recmi, yok efendin sokakları dinlemek lazımmış, memnuniyetsizlikler giderilmeliymiş, Demokrasi, falan feşmekân…
Başbakan sert sözlerle “gidici” Mübareğe yüklendi Demokrasi önerdi, Cumhurbaşkanı Gül’de… Acayip! Oysa hakkında tecavüz suçlaması bulunan Sudan Devlet başkanı El Beşir geçenlerde ağırlanmıştı, el sıkılmıştı, sırt sıvazlanmıştı, abdest alınıp yatsı namazı birlikte eda edilmişti. Ya İran, Ya Suriye? Ya Beşar Esad? Hani Mısırda Mübarek oğluna iktidarı bırakmasın diye bir hoşnutsuzluk var ya, işte Suriye bunun olmuş hali, Hafız Esad gitti yerine kuzusunu bıraktı, Diktatörden diktatör doğar, kimi sayayım, Ortadoğu ve Afrika Ülkelerinin tümü böyle, Başbakan Erdoğan’ın ve Abdullah Gül’ün yakın dostlarının tümü.

Diktatörlerle sıkı fıkı olacaksınız, sonra onlar kıçlarında tekmeyi yiyince, koşup bir tanede siz atmaya çalışacaksınız, olmaz, yemezler, bunu ancak bir zamanların Amerikan dizilerinden, sempatik Amerika, benim Amerika’m, özgür vatan Amerika sonucunu çıkaran insanlarımız gibi, Kafalarında saçma sapan Dallasvari Türk dizilerinden “özgürlükçü” Türkiye fotoğrafı çizen evde kalmış orta sınıf Arapların bazıları yer, bilen Araplar ise zaten yemiyorlar, yemezler, Bu idrardan karakter tahlili yapmaya benziyor, yanlıştır.

Birde Türkiye’nin model olarak önerilme durumu var ki eyvah eyvah! Son Askeri darbesini daha birkaç yıl önce postmodern bir halde yiyen, ortalama on yılda bir darbeyle darbelenen, halkının bir kısmını yok sayan, yok eden, İktidarlarını Amerika’nın tayin ettiği, kendi Başbakanını asan, gayrı Müslim vatandaşlarını kumpasla tasfiye edip, mallarına mülklerine çöken, olmayan Komünist tehlikeye karşı, İtin uğursuzun palazlandırıldığı ve şimdide birçok kilit noktada egemen olan uşak egemen demokrasisi, model budur, eskidendi o denecek şimdi, o halde Mısırda insanlar isyan halindeyken, Bitlisin Mutki ilçesinden çıkan toplu mezarlara karşı suskunlukla gösterilen onaylar tutum nedir? Bosna değil, Bitlis’te, Hakkâri’de, Şırnak’ta onlarca çöplükte insan kemikleri çıkmakta, çişini tutamayan Emekli Albay(Arif Doğan) bir fahişeyle işbirliği içinde Batmanda yetmiş kelle aldım diyor, ses yok, Jitemi ben kurdum diyor, ses yok, ses yok…

Öyle bir demokrasi modeli ki, yüzde on barajıyla farklı sesler mecliste temsil edilecek diye Mübarekvari bir sistem tercih edilmekte, çalınmış iradelerle meclis çoğunluğu sineye çekilmekte, insanlar bağımsız seçilmesinler diye, oyunlar oynanmakta, parti içi diktatörlükle halka liderin kulları önerilmekte, halk ona sunulan seçeneklerle demokratik bir seçimle tercihlerini kullanıyormuş hissiyle yanıltılmaktadırlar.

AKP siyasi rakibi bir partiye operasyon yapacak, iki bin yöneticisini hukuksuz bir çekil de tutuklayacak, sokaklarda hoşnut olmayan kitlerin demokratik tepkilerini Terörle eş tutacak, yumurta atana öğrencilere cinayet işlemiş muamelesi yapacak, cinayet işlediği kesinleşmiş katilleri serbest bırakacak, ıslıklanmaya dahi tahammül edemeyecek, Kürt sorununu ve ondan kaynaklı çatışmaları yok sayacak, habire tekleyecek ve Ortadoğu’nun diktatör ülkelerine veda hutbesi tadında nutuklar okuyacak, yemezler bu modeli, Ha Belki Türkiye Demokrasisi bir model olabilir ama yanlış model!

İKTİDAR KOCAMAN BİR KEMİKTİR, HİÇ BİR “MÜBAREK” KÖPEK KOLAY KOLAY ONDAN VAZ GEÇMEZ

Kuzey Afrika’daki halk hoşnutsuzluğunun isyana dönüşmesi ve ulaşacağı sonuç onu tetikleyen güçlerin taleplerine bağlıdır, İsyana öncülük eden kesimlerin İslamcı ve Milliyetçi kesimlerden oluşması, örgütlü Sol hareketlerin zayıf olması veya hiç olmaması, bölgedeki talep sonuç ilişkisinde belirleyici olacaktır, yoksa isyan edenlerin talepleri olarak öne çıkarılan “demokratik” seçimlerin Halkın sorunlarını bıçak gibi kesip bitirmesi saflık olacaktır, bu sadece başlangıçtır, kaldı ki Emperyalist güçler bölgedeki çıkarlarının güvenliği için, sokaklardaki örgütsüz insanlardan çok daha fazla örgütlü ve hazırlıklıdırlar, onlarca senaryoyu devreye sokacaklardır, on yıllardır Diktatörlerle kol kola olan güçlerin birden bire halklara “Demokrasi” talep edecek noktaya gerilemeleri, sokaklarda isyan edenlerin yegâne ve gerçek kazanımlarıdır, önemli olan onun korunup genişletilmesi ve halkın devleti gerçek sorunlarının, sınıfsal karakterlerinin bilinci ve gücüyle baskı altına alıp şekillendirip, “etkisizleştirmeleridir”, dediğim gibi oyun yeni başlıyor, model olarak gösterilen Türkiye’de doksan yıldır halk asla iktidar olamamış, iktidarda hep Hüsnü Mübarek, Saddam Hüseyin vs… gibi diktatörlerin “İleri demokrat” dostları olmuştur, umarım Kuzey Afrikalı dostlar doksan yıl beklemek gibi yanlışa düşmez ve bu isyan alışkanlıklarını her daim çekilmesi olası bir silah gibi muhafaza ederler.

DİKKAT! MUHARREM İNCE SALDIRABİLİR

Meclis kürsüsünden, BDP Muş Milletvekili Nuri Yaman, Köy koruculuğuyla ilgili MHP’nin bir kanun teklifi(köy koruculuğunun kalıcı hale getirilmesi) üzerine konuşuyor, Özetle Köy koruculuğunun olumsuzluklarını dile getirip, onların mağdur edilmeden köy koruculuğunun tasfiye edilmesi ve işsiz kalanların farklı alanlarda istihdam edilmesi üzerine partisinin görüşlerini dile getiriyor ve “Sayın Öcalan da bunu önermekte, eğer çatışmaların durması ve barış amaçlanıyorsa bunun dikkate alınması gerekiyor” diyor, Meclis Başkan vekili, sayın lafından duyduktan sonra meclisi provoke etmeye başlıyor ve diğer milletvekillerin buna katılımına davetiye çıkarıyor, Akp’lİ, Chp’li ve Mhp’li milletvekilleri hep bir ağızdan bağırıyorlar ve Kürsüdeki vekile, bir insan hakkında Sayın sıfatını kullanmamasını şiddetle ve tehditle öneriyorlar, Kürsüdeki Vekil sınıf arkadaşım olan Mahir Çayan’a da sayın diyorum diyor, kime nasıl hitap edeceğimi belirleyemezsiniz diyor, Milliyetçi ve Cumhuriyetçi vekiller çıldırıyorlar, deme, deme, deme…

Milliyetçi vekiller teker teker söz alıyorlar, AKP’nin boyu kısa sesi gür vekil Suat Kılıç sayın sözcüğüne alternatif olarak “Katil, terör, terörist” denmesini şiddetle öneriyor, MHP’nin Vural’ı da aynı öneriyi getiriyor, Ama söz hakkı CHP’nin Muharrem ince’sine gelince o, konuşmasında nefret, şiddet kelimelerine vurgu yaparak, Nuri Yamana karşı kendisini zor zapt ettiğinden söz ediyor.

Daha önce “Sahi sizi kaç genç cesedi tatmin eder” yazımda Milli savunma bakanlığı verilerine göre çatışmalardan dolayı en çok kayıp veren iller istatistiği vermiştim, ilk on il arasında ilk sıraları Kürt illeri almıştı, ilk on ilin yarıdan fazlası Kürt coğrafyasındandı, kalan diğer en çok Asker kaybı veren iller ise nüfusun karışık olduğu İstanbul, Ankara gibi “karışık” illerdi, örneğin listenin ilk sırasında En çok Asker evladını çatışmalara kurban veren il Şırnak’tı.

Devlet politikalarının çılgınlığı sonucunda kangrenleşenen Kürt meselesinin ulaştığı sonuç olan çatışma hali, binlerce insanın ölümüne, milyonlarca insanın göç etmesine binlerce faili meçhule yol açmıştır, yoksul çocuklarının zorunlu olarak cepheye sürüldüğü, birçok yasadışı oluşumun kirli savaş yürüttüğü bölgede insanlar patlama noktasına gelmişleridir ve kısa bir süre önce kamuoyunun yoğun talebi üzerine Abdullah Öcalan’ın çağrısıyla Pkk’nin ilan ettiği bir ateşkes var ve devlet nedense bunun kalıcı hale gelmesi için adım atmamaktadır, çatışmalardan etkilenmiş kesimlerin silahların bir daha kullanılmamak üzere gömülmesi için ve Kürt sorununun demokratik, adil çözümü için kamuoyu baskısı hayati önem taşırmaktadır, gecikmeksizin!

İstatistiklere göre Mecliste bulunan partilerden sadece Barış ve Demokrasi Partisi çatışmalardan direk etkilenen kitleleri temsil etmektedir, bu etkilenmişlik sanılanın aksine sadece Pkk’li gençler değil, aynı bölgede hayatını kaybetmiş ve istatistiklerin ilk sıralarında yer alan Kürt illerindeki asker kayıplarını da kapsamaktadır, Diğer partilerin bu meseleye yaklaşımları, yanıltılmış, kandırılmış kitlelerin Irkçı hassasiyetlerinden oy peyda etme hesabıdır, çözüm adına zerre kadar önerileri yoktur, Muharrem İncenin kendisini zor zapt etmesini görünce, daha önce CHP milletvekili Onur Öymen “bütün Kürtleri Dersim katliamında olduğu gibi yok edelim” önerisi geldi aklıma, Muharrem İnce’de bu kafatasçılığın takipçiliğine devam ediyor sanırım, utanç verici…

Asırlık yalan ve yanlışta ısrar eden, Üfürükten hassasiyetlere sahip Muharrem İnce, Akp, Mhp ve Chp’li tuzu kuruların doksan yıllık cızırtılarını kesmelerinin vakti gelmiş, Kürt meselesini bazen tek sözcüğe, bazen kırmızı bir çizgiye hapsedip içinden çıkılmaz kısır döngüye çeviren bu zatların, kanın hemen şimdi, gecikmeksizin durmasına barışçı bir çözümleri yoksa susmaları, hem bizim hem de yoksul halklarımızın yararına olacaktır.

Cemaatiyle bir araya gelen şeyh, vaaz vermeye başlar, cennet, cehennem, namaz oruç… Derken cemaatetten biri epeyce sıkılmış olacak ki, dayanamaz ve Şeyhim der, Cennet cehennem, namaz oruç, biz bunları zaten biliyoruz, eğer biliyorsan sen bize güzel bir Türkü söyle…
Evet, Akp’li, Mhp’li, Chp’li sayın vekiller ve kendini tutamayan Sayın Muharrem İnce Efendi, Terör, Terörist, Vatan, Millet, bölünmez, çakıl taşı, biz bunları zaten çok duyduk, biliyoruz ve bu yüzden çok kayıp verdik, eğer biliyorsan sen bize barıştan, kardeşlikten, çözümden, yeni ve güzel şeylerden bahset, bilmiyorsan sus, ama mutlaka sus… unuz… Zira bizde kendimizi zor tutuyoruz.

Çetin Yılmaz
icdalasi@gmail.com


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 73 other followers