KÜRTİYE CUMHURİYETİ

16/03/2011

Mustafa Kemalin öncülüğündeki ekip, İstanbul Hükümeti tarafından saf dışı bırakılır, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının tutuklama emrini veren İstanbul Hükümetinde Divanı-ı harbin başkanı olan Mustafa Yamulki Paşa(Nemrut Mustafa diye anılıyor şimdi) parçalanması kesinleşmiş Osmanlı devletinin düşüşünü görüp, varlığını uzun bir zamandır sürdüren Kürt teali cemiyetiyle toplantılar düzenler, çeşitli Kürt kesimleriyle birlik oluşturur, bunun neticesinde Diyarbakır da Hükümeti kurup, Osmanlının İstanbul Hükümetine karşı Anadolu da destek toplamaya çalışır.

Bunun neticesinde Çeşitli etnik kesimlerin desteğini kazanmak için toplantılar düzenlenir, Mustafa paşa görüştü kesimlere kurulacak devletin “Anadolu cumhuriyeti” adını alacağını, tüm kesimlerin haklarının gözetileceğinin garantisini verir, ortak Cumhuriyet paydasında buluşacağını sanan Türkler ve diğer kesimler, Mustafa Paşanın saflarına katılırlar, Emperyalistlerle uzlaşan Mustafa Paşa onların desteğiyle İzmir ve Egedeki Yunan güçlerini yener ve “Ulusal kurtuluş” savaşını perçinler.

Kısa bir süre sonra Mustafa Paşayla ittifak kuran kesimlerden Türkler, Devletin isminin Kürtiye Cumhuriyeti olması ve kendi haklarının yok sayılmasıyla gelişen bir dizi olaydan sonra Aydında isyan ederler, Diyarbakır Hükümeti Aydında ki isyanı kanlı bir şekilde bastırır ve isyan öncüsü Hoca Sait isimli liderlerini ve arkadaşlarını, Kurduğu İstiklal mahkemeleri aracılığıyla idam eder.

Diyarbakır Hükümeti yeni bir ulus yaratmak adına, Ülkedeki bütün farklılıkları yok sayar, Ülkenin temel unsurlarından olan Türk milletin olmadığını, Türkçe diye bir dilin olmadığını öne sürer, hatta daha ileri gidip kendine Türk diyen kesimlerin kullandıkları at arabalarının tark, turk diye ses çıkarmasından dolayı onlara Türk denildiğini, aslında onların dağ Kürdü olduklarına dair propagandalar geliştirir.

Bununla da yetinmez, Garp ıslahat planı diye bir plan çerçevesinde onları sürgün eder, çoğunluk oldukları yerlere İran’dan, Iraktan, orta Asya ya dağılmış sürgün Kürtlerini getirip onların demografik yapılarını bozmak için, onların çoğunluk oldukları yerlere yerleştirirler, nüfusun yarısını oluşturan Türkler, dışarıdan göçlerle çoğunluk oldukları yerlerde azınlık duruma düşerler, yine aynı plan çerçevesinde onların bulundukları yerlerde etkin görevlere gelmeleri engellenir, Türkçe konuşmaları yasaklanır, Vatandaş Kürtçe konuş kampanyalarıyla cendereye alınırlar, buna rağmen Türkçe konuşanlara, ağır cezalar uygulanır vs…

Türklüğün merkezlerinden olan Bolu ilinde Türkleri tamamıyla tarihe gömmek için planlar başlar, bun planların farkına varan Bolulu Rıza Efendi isyan eder, Kürdiye Cumhuriyetinin ilk pilotlarından “devşirme” Sabiha gökçenin de tayyaresiyle katıldığı, isyan edenlerin bombalanması üzerine tam bir katliam başlar, vadilerde, mağaralarda binlerce Türk katledilir, isyanın lideri Rıza Efendi anlaşma bahanesiyle ele geçirilir ve beni oğlumdan önce asın ricasına rağmen, önce oğlu ve sonra kendisi idam edilir, Türk illerindeki katliamlara, kanlı, vahşice biri daha eklenir.

Kürdiye Cumhuriyetinde uzunca bir süre Türkler ses çıkaramazlar, bir iki cılız ses o kadar, 1968 yılında başlayan öğrenci hareketleri çerçevesinde solcu öğrenciler onların adını anar gibi olurlar, Türk gençleri BDKO(Batı devrimci ocakları) daha sonrada BDKD(Batı devrimci dernekleri) gibi dernekler, yasadışı birkaç parti çevresinde örgütlenmeye çalışırlar, ancak Mustafa Mirkürt’ün(Kürtlerin miri, Mustafa yamulkiye meclisin verdiği ünvan) askeri geleneklerden gelmesi ve Kürdiye Cumhuriyetine uygulamaya çalıştığı tepeden inme modellerin koruyucusu bir orduya sahip olması ve o ordunun her daim kendini görevde hissetmesi, çoğu zamanda emperyalistlerin dürtüklemesiyle, en ufak demokratik geleneğin yerleşmesine karşı darbelerde bulunması, ülkeyi Faşist bir karakterin esiri haline getirir, nitekim 1980 darbesiyle yükselir gibi olan toplumsal muhalefet saf dışı bırakılır, bu darbenin en büyük mağduru sol muhalefet ve Türkler olacaktır.

İzmir ceza evinde Türklere karşı öyle bir işkence yöntemi uygulanır ki, Türklüğü oraya gömmek için ant içmiş kadrolar, akılların alamayacağı işkence yöntemleriyle denerler, binlerce suçsuz Türk genci işkence tezgâhlarından geçer ama maalesef sonuç Faşist Kürt yöneticilerinin istediği gibi olmaz, İzmir cezaevinden çıkan gençler TKK(Türkiye köylü kuvveti) diye bir örgüt kurarlar ve Kürdiye Cumhuriyetine karşı silahlı mücadeleye başlarlar, otuz yıla yakın bir süren bu çatışmalı süreçte, Kürt Devleti Marmara ve Egeyi olağan üstü hal ve sıkıyönetimle yönetir, Bulgaristan’daki soydaşlarından yardım aldıkları şüphesiyle, Bulgaristan’ın da onayıyla sınır ötesi operasyonlar düzenlenir, bu çatışmalı süreçte, otuz bini aşkın Kürt genci ve on bine yakın Kürt güvenlik gücü hayatını kaybeder, binlerce Türk Aydını ve siyasetçisi faili malum cinayete uğrar, köylüler, gençler toplu mezarlara gömülürler.

Bunlara rağmen, türlü engellemelere rağmen Türk siyasetçiler KBMM(Kürtiye büyük meclisi) ısrarından vazgeçmezler ve bu çatışmalı sürecin diyalog yoluyla, barışla ve demokratik çerçevelerle çözümü üzerine projeler geliştirirler, ama bu çevreler Kürtiye kamuoyu tarafından bölücü olarak görülürler, Egemen Kürt medyası, Kürt devleti ve siyasi partileri sorunun çözümsüzlüğü üzerine palazlandıkça palazlanırlar.

2011 yılında, Kürtiye Cumhuriyetinin İktidar partisi SPİP(ak parti) Türk dilinin eğitim dili olmasına tahammül edemez, Dağa çıkmış ve inmesi için çözüm arayışında olan Türk gençlerine karşı, kararlılıkla mücadele edileceği üzerine propagandalar yürütür, doksan yıllık “Tek dil, Tek millet, Tek vatan, Tek bayrak” sloganlarını sığınır, onun bu yaklaşımı Ana muhalefet partisi PCS(nasyonalist cumhuriyet partisi) ve PNG(Halkın faşist partisi) tarafından az bile bulunur, dağları hala Ne Mutlu Kürdüm diyene, Her Kürt Asker doğar yazıları kirletmeye devam eder, okullarda küçük çocuklara ırkçı marşlar okutulur ve küçücük Türk çocukları her sabah, varlıklarını Kürt varlığına armağan ederek okula başlarlar…

VE

Eğer bir paralel evren veya bir zaman kırılması var ise, bilinmelidir ki paralel evrende buna benzer şeyler yaşanıyor olabilir, yani başarı veya başarısızlık, kimin kimi yönettiğinin aslında pekte bir önemi yoktur, aslolan insandır, Türklerin empati yapması adına yazılmış yukarıdaki yazının dili basittir, gerçek basittir.

Yazıda söz ettiğim ezilen ulusa yapılan barbarlığı hoş gören yırtıcı hayvan güdüsüne sahip insanlar hep var olmuştur mesele onlar değildir, Mesele İnsandır, Bu basit yazıyı okuyan bir Türk hayret eder mi? Bu toprakları uzun zamandır terk eden vicdan yüreklere geri döner mi? Bir Kürt ne tepki verir? Mazlumların ve ezilenlerin saflarında ortaklaşabilecek miyiz acaba? Bu ülke hepimize yeter diyebilecek miyiz?

Şu net ortadadır ki, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğundan beridir Kürtlere reva görülen şeyi, sadece yönetenlerin sorumluluğu olarak açıklayamayız, Türk milletinin suskunlukla ortak olduğu bu durumu, onun egemenler tarafından kandırılmasıyla geçiştiremeyiz, Bir avuç Sosyalist, Demokrat hariç, Türk milleti “fevkalade” suskunluğuyla suça ortak olmaktadır, Çoğunluk dur diyene kadar bu tür çılgınlıklar hep sürmüştür, sürecektir, kanıyla, canıyla, bu oyunda figüran olmak utanç vericidir, seyirci kalmayınız, ayıptır, zulümdür…

Çetin Yılmaz

İcdalasi@gmail.com

Mustafa yamulkiye Dair

Mustafa Paşa Yamulkî, 25 Ocak 1866’da Süleymaniye şehrinde Bilbaşaran ailesine mensup Kürt eşrafından bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İlk eğitimini Said Hüseyin Medresesinde Molla Fedah ve Molla İrfan’dan alan Mustafa, Bağdat Askerî Rüştiyesine birincilikle girdi. Okuldaki başarısı ve askerî dehasından dolayı bir süre sonra kaydı İstanbul’daki harp akademisine alındı. Burada iyi bir eğitim alan Mustafa, entelektüel çevrelerle de ilişki kurdu, yazdığı şiirlerle ses getirdi. İyi derecede Türkçe, Arapça ve Farsça’nın yanı sıra Kürtçe’nin bütün lehçelerini de çok iyi biliyordu.3 Mayıs 1888’de Hüseyin Paşa’nın kızı ve Osmanlı’nın son dönemlerinde şurayı devlet reisliği görevini sürdüren Kürt Said Paşa’nın (Osmanlı sefiri ve Kürt diplomatı Şerif Paşa’nın babası) kız kardeşi Safya Xanim Xendanzâde ile evlendi. Çocukları Albay Aziz Yamulkî, Zehra Yamulkî, Meliha Yamulkî ve 1919’da Kürt Kadınları Teali Cemiyeti’ni kuracak olan Dr. Encum Yamulkî Xanim idi.

1888 yılında askerî eğitimini tamamlayınca Hicaz’a teğmen olarak atandı. 1893 tarihinde Xoy (Hoy), Urmiye ve Senê (Senendec) kentlerinde, 1899’da Bağdat, 1904’te İran ve Osmanlı sınırında, 1908’de Ankara ve 1909’da Azerbaycan’da üst düzey görevlerde çalıştı. 1911’de 5. Osmanlı Ordusu’nun başına getirildi. Birinci Dünya savaşı sırasında Osmanlı’nın Bağdat güçlerinin başında yer alıyordu. 3 Aralık 1918’de Sivas bölgesine atandı. Askerî yaşamı boyunca Kürt Mustafa Paşa olarak biliniyordu. 5 Nisan 1920’de Damat Ferit Paşa hükümeti tarafından kurulan divan-ı harbin başına getirilmiş ve Mustafa Kemal ), Fevzi Çakmak, Hüseyin Rauf Bey, Ali Fuad Paşa, İsmet Paşa, Mustafa Rahmi Bey ve Ermeni olaylarına ismi karışan birçok ismin geçtiği kişilere 20 Nisan 1920’de gıyabî, Bayburt Ermeni tehcirinden sorumlu Urfa mutasarrıfı Nusret Bey ve Boğazlıyan kaymakamı Kemal Bey ile birlikte birçok kişiye idam kararı vermişti. Bu olayın neticesinde Türkler kendisine “Nemrut Mustafa Paşa” demeye ve onun hakkında karalama kampanyaları yürütmeye başladılar.
17 Haziran 1921’de Mustafa Kemal ve arkadaşlarının iktidar olmaları sebebiyle İstanbul’u terk ederek Mahmut Berzenci’nin liderliğini yaptığı Kürt isyanına katkıda bulundu.


Toplu mezarlar toplu suskunluklar

02/02/2011


Kim sıyırdı dişleriyle etimi bedenimden?/kim kesti başımı yutkunduğum yerden?/kim soluğumda düğümlü bıraktı türkümü?/kim?

Sahipsiz kemikler/Sahipsiz kemikler/çukurlar/kurtlar kuşlar/üniforma/devlet…

Susunuz lütfen/susunuz utanmazlar/seyir oranı yüksek/olağan üstü Kürt kıyımının seyircileri…

Evimden alındım/uluorta/üst üste yığılmış şu kafatası benim/çocuklarımı öptüğüm dudaklarım etimden sıyrılmış/susunuz lütfen…

Vuruldum…

/düşman vardır ki/yiğit/bedenini toprağa uğurlar/kurşun sıktığı bedenden utanır/koymaz ortada/günahkâr/düşman/mağrur/mahcup/rakip/ey ragip…

Peki, Kim vurduğunu/kurda/kuşa yem eder/Kulak keser/hatıra…/göz oyar/bedenini dişleriyle parçalar…

Vurulunca insan/bitmez mi düşmanlık?/ölünce insan/bitmez mi?/bitmez…
Çukurlar dolusu kemik/bir ülke/koca bir çukur/susunuz lütfen/apoletler…
Hangi köpeğin dişlerinde kemiklerim?/hangi köpekler vurdu beni?/kimler uludu?/kutsal kutsal…

Kimin alnına sıçradı kanım?/kim o kanlı alnıyla secde etti?/kimin dudaklarına bulaştı kanım?/kim o kanlı dudaklarıyla nutuklar okudu?/çocuklarını sevdi/öptü/susunuz lütfen/susunuz…

Benden önce toplu halde gömülenlerde vardı/şahidim/şahidim ki/üst üste yığdılar bizi/üst üste yığdılar çığlıklarımızı/çığlığımı/çığlıklarını/duymadınız mı?/susunuz lütfen…

Vicdan uzun bir sürgünde anlaşılan/yüz yıllık bir yakınlıktan bağırıyoruz/duymadınız mı?/Tehcir dediler/ölüme tehcir/Ermenice feryat ettik/duymadınız mı?/Dersimin boğazlarında yutulamayan koca bir lokmadır kemiklerimiz/duymadınız mı?/zilanda Kürtçe ağıtlar eşliğinde boğazlandık/hey havar/duymadınız mı?/duymadınızmı?

Her yer toplu mezar/her yer toplu mezar…

Daha dün iş makinesi yeniden kırdı/kaburgalarımı/duymadınız mı/anne/anne/dayê…

Dayê, nedir bu suskunluk/neden suskun bu koca mezarlığın abdestli baş ölü yıkayıcısı/Arılar gibi üşüşüldü üzerime/Tüm rütbeleri teşhis edebilirim/Dayê, Üç hilalle kesildi bedenim/Altı ok saplandı kalbime/Kıratlar tepindi üzerimde/Ve “ileri demokrasi” AK’ladı katillerimi/Türk medyası ortak oldu/Kurtlar hala uluyor/Duymuyor musunuz?/Susunuz lütfen…

Her yerde toplu mezar/her yerde toplu suskunluk/bir devlet suçu üstü yakalandı/utanmaz/arlanmaz/pişman olmaz/Bir ülke ortak oldu/lanet../duymadınız mı? Susunuz lütfen/Hep sustuğunuz gibi…

Katiller…./susunuz…

Çetin Yılmaz
icdalasi@gmail.com


KAN AKAR TÜRK BAKAR

11/09/2010


“Su akar Türk bakar” bu atasözü Türk milletinin kayıtsızlığı üzerine söylenmiş bir sözdür, içinde küçümseme ve aşağılama barındırır, “Atasözü” sayılan bu kelamın çıkış kaynağı egemen anlayıştır, egemenlerin halka bakış açısıdır, gerçekten böyle midir? Bu halkın genlerinde kayıtsızlık var mıdır? Yoksa egemen kelamı olan bu argüman, bu bakış açısı, halkı yüzyıllardır asker, tebaa, kul olarak kullanmaktan kaynaklı olarak onu egemenlerin kaygıları dolayısıyla kendisine yabancılaşmasını mı sağlamıştır?

Hem her Türk asker doğar, Vatan, millet, din, iman, çakıl taşı, kan, kahramanlık, yücelik gibi kavramları pompalayarak kendine yabacılaşmasını sağlayacaksın, sonrada ona Su akar Türk bakar, etrakı bê idrak(idraksiz Türk) vs… diyeceksin…

Egemen kadrolar kendi statükolarını muhafaza etmek için yıllardır bir arada yaşayan halkları bir birlerine düşman etmiş, kırdırmışlardır, kendine düşman bellediği Ermenilerle işe başlamış, onlara Rumları eklemiş, Kürtlerle devam etmiştir, bu süreç içinde farklılıkları düşmanlık nedeni saymış, Türk halkının yoksulluğunun, ezilmişliğinin, suçunu bu kesimlere yüklemiş, bu kesimleri Türk halkının nezdinde düşman olarak algılanmasına çalışmış ve bunu da başarmıştır, Ermeniler ve Rumlar coğrafyadan silinmiş, Kürtlerle ise boğazlaşma yıllardır sürmüştür.

Cumhuriyet kurulduğundan bu güne dek Devlet, farklılıkları dikkate alan, onu zenginlik sayan bir anlayış yerine, Faşist modeller geliştirmeyi benimsemiş, figüran olarak Türk halkını kullanma yoluna gitmiştir, onu yoksul, yoksun, kendine bağımlı hale getirmiştir, halkın kendi sorunlarına sahip çıkmasını engellemiş, ona katkı sağlayacak, sol, sosyalist, komünist düşünceleri de aynı argümanlarla düşmanlaştırmak yoluna gitmiş, halkı uyuşturup kendine bağımlılığını sürdürecek Ulusalcılık ve milliyetçilik gibi düşüncelere kapılarını sonuna dek açmıştır.

“Türk halkı, Kürt halkı gibi devletin mağdurudur” bu, Karadeniz gezisi yapan bir dostumun tespitiydi, orada halkın yoksul olduğunu, nedense halkın bu yoksulluğunun nedenini de Kürtlere yüklediğini, insanların öfkesini bazı kadroların bilinçli olarak Kürtlere kanalize ettiğinden söz etmişti, Kürtlerin mağduriyetlerinden söz edildiğinde Devlet kadrolarının “bazı bölgelerde Türklerde yoksul onlar neden isyan etmiyorlar?” saçmalamasıyla, mağdurları düşmanlaştırmayı sürdürmekte kararlı olduklarını, Türk halkının omuzlarından uzunca bir süre inmeyi düşünmediklerini göstermektedir.

Kürt sorunu bir mağduriyet sorunudur, Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren, onu asimile ederek, yok ederek, uluslaşma potasında eritme yoluna gidilmiştir, Bir halkın dili yasaklanmış, Ortadoğu coğrafyasında dört devletin insafına bırakılmıştır, Kürtlerin en yoğun olarak yaşadıkları, o topraklarda yaşadığı halklarla en çok kaynaştığı ve benzeştiği Ülke olan Anadolu coğrafyasında Kürtler, yok sayılmaktan kaynaklı olarak, yok sayılan her onurlu halk gibi, insani haklarını talep etmişlerdir, bu günde süren çatışmalı süreç onun devamıdır, imha, inkâr ve asimilasyonun politikalarının bütün karakteristik özellikleri de hala sürmektedir, Türk halkı da bu çatışmalı süreçte Kürt halkının taleplerinin engellenmesi için Medya, siyasi iktidarlar ve devletin bütün aygıtları tarafından yine tarihsel rolünü oynaması için manipüle edilmeye, kanını, emeğini ve canını vermesi için kandırılmaya devam etmektedir, kuşkusuz Türk halkının içinde bu kirli karmaşık ve ölümcül oyunların farkında olan kesimler vardır, ancak bu kesimlerde sistem tarafından Düşman olarak görülmekte ve tüm düşmanlara uygulanan yok etme politikasından paylarına düşenleri almaktadırlar…

Kürt sorunu tüm insani taleplere, Kürtlerin barış taleplerine, aydınların ve duyarlı olan kesimlerin çağrısına rağmen yine kanlı bir sürece girmek üzeredir, Devlet denen aygıtın sahipleri iktidarları yine “kamuoyu” dediği yıllardır yalan bombardımanına tuttukları Türk halkının onların arkalarında, onlara ortak olmalarına güvenmektedirler, asıl mesele farklılıkların yok olmasına kendi bedeni eksile eksile sessiz kalan, ortak olan Türk halkının bunun farkına varıp varmamasıdır, asıl mesele soğuk ve kirli bir mekanizma olan devlet ve onun yalan aygıtlarının, aslında “hiçbir şey” olduklarının farkına varmasıdır, insandan değerli olmadıklarının farkına varmasıdır…

Tercih, ya kanda, yada yaşamda ısrardır…

Çetin Yılmaz icdalasi@gmail.com


YETMEZ AMA BOYKOT

04/09/2010

İdam edilen gencecik bedenler Recep Tayyip Erdoğan’ın ağzının içinde, dilinde, dişlerinin arasında… Dudaklarından, bin bir karmaşık hesabın içine doğru saçılıyor, inciniyor Erdal Erenler, inciniyor İşkence görmüş bedenler, inciniyor vicdan, inciniyor İnsan…

Peki, sen yeni yetme misin? Erdal erenin yaşı büyütülüp katledildiğinde sen ondan sekiz yaş büyük değil miydin? Hangi sokak “adalet” diye bağıran sesini işitti? Hangi Filistin askısında tartıldın? Hangi elektrik, direncinin voltajını yükseltti? Sen hangi taraftaydın ki bertaraf edilmedin? Yoksa sen, Kenan Evren Cumhuriyet döneminin en çok imam hatip liselerini açtı diye onun desteklenmesini emreden fetvaları dağıtmakla mı meşguldün?

Demokrasi talep eden yüzleriniz, semt pazarlarında kadın sutyeni takıp çığırtkanlık yaparak müşteri toplayan “satıcıların” yılışık suratlarını benziyor, ikizlere takkeee, 12 Eylüle makyaj, satılık, satılık, bedavadan da ucuz…

Bu kadar ucuz değildir efendiler, bu ülkede Cumhuriyet kurulduğundan beridir, yaşanılır bir ülke umuduyla bedenlerini ölümlere yatıran binlerce insan var, ya Diyarbakır cezaevinde İşkenceye direnen gencecik bir insan bedeniydin bir zamanlar, ya da İşkenceci başının köpeği Co idin, bunun arası yoktur, Ya yeni Cumhuriyet umuduna Sovyetlerden gemilerle silah taşıyan Komünist Mustafa Suphi’ydin, Ya da onu katleden Cumhuriyetçi Topal Osman, bunun arası yoktur, Ya yanki go home diyen Denizdin, ya da yaşasın Amerika diyen Müslüman milliyetçi, bunun arası yoktur efendiler, onur ve onursuzluk arasındaki seçimin ara tonu yoktur, en azından bizim şeref kartelamıza henüz bu ton eklenmedi…

Demem o ki, çağdaş toplumların kullanışlı bulduğu, Demokrasi dediğiniz toplumsal istem, benim canım çekti hadi o olsun demekle olmuyor, onu hazmedecek mide lazım, bedel lazım, yürek lazım, İnsan lazım, sevmek lazım…

Şimdi Kasımpaşa sporun eski futbolcusu, Hocanın eski İstanbul belediye başkanı, tek şiirlik mahpusluk mağduriyetini, acayip bir reklam sonucu Başbakanlıkla taçlandıran Recep Tayyip Erdoğan, canı istedi diye 12 Eylülle hesaplaşacak, Ülke demokratik olacak,cek, cak cuk…

Ülke ağır bir talan geçirmişken, Ülke, insanlarının bedenlerine dek satılmışken, ağır bir yoksulluk, ahlaksızca işsiz bırakmalar varken, Kürtlere seksen yıl zulmetmekten kaynaklı ağır travmalarla dolu bir coğrafya varken, iktidarınız bunlara dair tek bir insaflı söz etmezken, nasıl inanacağız size, nasıl Evet diyeceğiz? malum Kadro olarak hiçbirinizin 12 Eylül darbesiyle de bir meselesi olmadı, Demokrasi isteminiz “sahip” olunca bitiyor nasıl olsa, İşte YÖK, sizin olunca nasılda Demokratik bir yapıya kavuştu!!? ya yerel yönetimleri güçlendirmeyi hedefleyen projeniz ne oldu, İlin valisi de sizin yandaşınız olunca ne gerek var değimli? Aynı şeyi Osman Baydemir dile getirince Cemil Çiçek tarafından nasılda saldırıya uğruyor değil mi? Sizin organlarınız yerli yerindeyken, onun organları nasılda yer değiştiriyor değil mi?

Sahi baç örtülü kızlar ne oldu? Hadi başörtüsü meselesini sizi engelleyen “zalim, statükocu” CHP engelledi ve sizde boş verdiniz, şimdide O İktidara gelmek için anahtar olarak kullanmaya çalışacak, ne kadar çirkin değil mi? Sizin yöntemlerinizi deniyorlar, Kürt sorununa Dersim katliamını örnek göstererek çözmeyi öneren Onur Öymen’in CHP si bu.

AKP’nin İçi boş bir demokratik açılımı ve ona saldıran Milliyetçi muhalefet, CHP’nin İçi boş bir genel Af gevelemesi ve ona saldıran Milliyetçi İktidar, iyi polis kötü polis oyunu, yönetenlerin rolleri değişir, yönetilenler kaderi değişmez, nasıl inanacağız size, nasıl Evet veya Hayır diyeceğiz, her iki seçenekte neden biz yokuz? Nasıl bir pis oyun bu?

Şimdi “Demokrat” Başbakan Milliyetçilerin oyu için Teklemeye başladı yine, Tek dil, Tek millet, tek, tek… Kürt sorununu İktidar ve Muhalefet yine kana ihale edecek, nasılsa ses çıkmıyor, nasılsa seçeneği onlar sunuyorlar ve yurttaş kutusunda çıkana razı oluyor, içinde doğdukları ağır Faşizan atmosfere epeyce güveniyorlar, barışın boy vermesini istemiyorlar, Başbakanın dediği boya değil soya bakıyorlar ve Evet Hayır seçenekleriyle darbelerden Darbe beğendiriyorlar…

Ülke muhaliflerinin ciddi bir alternatif oluşturamamaları, kendi çözümlerini dayatmamaları sonucunda bu kesimler, Evet ve Hayır ikileminin ağır vicdani sorumluluğuyla yüz yüze kalmışlardır, Ezilenlerin, Emekçilerin, Demokratların, Sosyalistlerin, muhaliflerin, Tercih ettikleri Evet, kendi statükosunu kurgulayan İktidarın Eveti ile aynımıdır? Veya Hayır seçenekleri Mevcut statükonun Hayrına mıdır? Yetmez ama Evet veya Hayırınız sizi tatmin ediyor mu? Eğer bugün bu eksikse ve yetmiyorsa yarın bunu yettirmeye gücünüz yetecek mi?

Kesimlerin Referandumla ilgili tepkileri içinde bana en yakın gelen ve en doğru bulduğum tavır, Referandumu Boykot tavrıdır, Başta BDP olmak üzere, ESP, Sosyalist grupların, birçok muhalif kesimin ve aydının desteklediği bu tavır, Demokratik bir Anayasa istiyoruz ortak istemiyle, mevcut tercihlerin arasında niyeti en net, , Sunulanın dışında kendi dayatmasıyla özgün, başarıya ulaşması halinde sistemi sersemletecek ve muhaliflere bu yaman açmazdan çıkmanın ipuçlarını gösterecek yoldur, umuttur.

Doğrusu İktidarın ve onun yandaş Medya grühunun, Taraf kalemşörlerinin, bilcümle Devlet erkânının, Din istismarcılarının BOYKOT’u bu denli düşmanlaştırmaları onu daha da cazip kılmaktadır.
O halde sadece Referandumda Boykot Yetmez, emeği, kardeşleşmeyi örgütleyerek bu sivil itaatsizlik tavrının gücünü Ezenlere karşı etkin bir şekilde örgütleyecek yollar aranmalı ve zorlanmalıdır, bilinen bir slogan vardır ya”Kurtuluş yok tek başına, ya hep beraber, ya hiç birimiz” diye işte aynen öyle, aynen öyle…

Çetin Yılmaz icdalasi@gmail.com


Porno milliyetçilik(Faşizme düşen çüke sarılır)

25/08/2010


Daha önce yazdığım Porno Milliyetçilik konulu yazıma epeyce tepki almıştım, yazıyı yazarken, Ömer Laçinerin bu başlıkla daha derli toplu, kütlesi, çapı ve hacmi daha geniş bir yazı yazdığının farkına varmıştım, Kavramların içe gözlüksüz okunabilirliğini kotaran bir insandır Laçiner, Bir başka yazısında Milliyetçilik ve onun türevlerine sol bakış açısını “görünür” olarak tanımlamıştı Laçiner hadiseyi şöyle özetlemişti”Sol, sosyalizm için insanları, toplulukları niteleyen şeyler, bilinçli eylemleri, seçim ve edinimleridir. Sol, sosyalizm, aynı bilinçli duruşu, ahlâki ve siyasi seçimleri yapan, yapabilecek olan, aynı edinimlere sahip olma kapatisesine haiz tüm insan soyu arasında, o insanların kendi iradeleri dışında taşıdıkları, uydukları doğal, tarihsel özellikleri ve koşulların birer set gibi dikilmesine esastan karşıdır ve bu nedenle de milliyetçi olamaz, enternasyonalisttir”
Son günlerde Cemil Çiçek’in 80’lerin utanç verici argümanı olan “çük” ayrımcılığına yeniden başvurması, Cumhuriyetin kurulmasından bu yana pompalanan Milliyetçilik zehriyle uyuşan yığınların doğal güdüsüne güvendiğinden kaynaklıdır, bu ülke insanlarını içine koydukları küçücük akvaryumda, suyu yavaş yavaş zehirleyerek, akvaryumun ışığını, yemini, aksesuarlarını kendileri seçerek, balıkları akvaryumda yaşadıkları şartların dışında başka alternatiflerinin olmadığına inandırmışlardır.
Aslında başta ben olmak üzere birçok insan, milliyetçiliğin genel karakterini hazmedememenin yanında, Ülkemizde baştan beridir milliyetçilik diye pompalanan şeyin karşıt olduğumuz milliyetçilik olmadığını, bize enjekte edilmeye çalışılan şeyin Faşizm olduğunun farkındadır, egemen kadrolar milliyetçiliği kullanarak Faşizmi normalleştirmişlerdir, Faşizmle Milliyetçilik iki yüzdür, bu açıdan Faşizmin egemen olmaya çalıştığı alanlarda bu iki yüzlülük görülebilir, biri diğerini taşıyıcısıdır, Faşizm milliyetçiliğin veya nasyonalizmin bir başka evresi sanılsa da, aslında ta kendisidir…
Hiç Cumhuriyetin ilk yıllarındaki Nazi, Faşizm ve Kemalizm ilişkilerini, İttihat terakkiyi, Ermeni, Dersim trajedilerini örneklemeye veya 6-7 Eylül Rum, Ermeni, gayri Müslim zorunlu sürülmelerini de incelemeye gerek yoktur, başlı başına Hrant Dinkin yaşadığı süreç bunu özetlemeye yeterde artar bile, aynı Cemil Çiçek bakan olarak düzenlenen bir konferansla ilgili arkadan hançerlendik diyerek, bir avuç aydını hedef tahtasına koymuş, onun vali ve emniyet müdürü Hrant Dinki makamlarına çağırarak tehdit etmiş, aşağılıkça cinayetten sonra Bakanın zihniyetindeki üniformalı herifler katille bayraklı fotoğraflar çektirmiş, istihbaratçılar, kirli ilişkiler, koçlar, tosunlar ve Devlet kol kola soruşturmayı savsaklamış, Devlet Aihm deki son savunmasıyla cinayeti üstlenmişti.

Aynı cemil çiçek Dtp’nin Iğdır belediye başkanlığını alması ertesinde Ermeni sınırına dayandılar saçmalamasıyla, bilinçaltındaki Ermeni ve Kürt düşmanlığını açık etmişti.
Birçok kirli argümanla gelinen süreçte sanırım Faşist kadroların sözlüğünde kullanacak sözcük kalmamış olacak ki, yine en başa dönüp çüke sarılma yoluna gitmişlerdir, denize düşen yılana sarılır misali, Faşizme düşmüş ve yine çüke sarılmışlarıdır.

 Bir gün tilki, sevmediği tavşanı aslana dövdürmeye karar verir ve aslana yanaşır, Aslan ağabey der şu tavşanı bir pataklasan, Aslan sebepsizce olmaz bu işler der, bir sebep bulup öyle dövelim, o zaman Tilki, tavşanı sigara almaya gönder ağabey, filtreli alırsa filtresiz almadı diye döv yok eğer filtresiz alırsa filtreli almadı diye döversin…Neyse Aslan tavşana seslenir ve git bana bir paket sigara al der, tavşan peki der ve yola koyulur, yolda aklına yav bu Aslan sigarayı filtrelimi istedi acaba yoksa filtresiz mi? sakatlık çıkmasın sonra deyip geri döner ve Aslana yav ağabey yolda aklıma geldi sen sigarayı filtrelimi istedin yoksa filtresiz mi? Aslanın bu uyanmaya canı sıkılır ve nerde ulan senin şapkan deyip döver tavşanı…Tavşan misali, sigarayı filtreli veya filtresiz almanıza gerek yoktur, sizi bekleyen şey dayaktır…

Bu açıdan İnsanlığımızı muhafaza etmemizin yegâne yolu Faşizm ve onun türevlerinden arınmaktır, kanser mikrobundan, çürük dişten, böbrek taşından, kirli bir mendilden kurtulmanın acelesi, endişesi ve telaşıyla…
Çetin Yılmaz icdalasi@gmail.com


Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.

Join 73 other followers